
Türk caz dünyasının en saygın isimlerinden biri olan Nezih Yeşilnil, elli yılı aşan sanat kariyerine sığdırdığı başarılarla sadece bir müzisyen değil, aynı zamanda yaşayan bir caz hafızasıdır. 2018 yılında İstanbul Caz Festivali tarafından verilen “Yaşam Boyu Başarı Ödülü” ile onurlandırılan sanatçı, müzikal dilini Anadolu’nun ritmik derinliklerinden dünya cazının özgür tınılarına kadar geniş bir coğrafyada inşa etmiştir. Sadece Türkiye’de değil, uluslararası platformlarda da ülkemizi gururla temsil eden Yeşilnil, UNESCO tarafından düzenlenen Dünya Caz Günü etkinliklerinde, eşi ressam ve caz yorumcusu Ayşegül Yeşilnil ile birlikte Türkiye’yi temsil eden ilk isimler arasında yer almıştır. Kariyeri boyunca Bülent Ortaçgil, Erkan Oğur, Jak ve Janet Esim gibi dev isimlerle paylaştığı sahneler, onun türler arası köprü kuran ustalığının en somut kanıtıdır.
Nezih Yeşilnil, şimdi bizi 39 yıllık bir zaman tüneline, kendi arşivinden süzülüp gelen “On The Jazz Stage” albümüne davet ediyor. Bu çalışma, stüdyo titizliğinden ziyade sahnenin o tozlu ve samimi ruhunu mühürleyen bir “yaşanmışlık özeti” niteliğinde. Repertuvarında; “A Felicidade”, “Solar”, “Yesterdays” ve “Shadow of Your Smile” gibi kült caz standartlarının yanı sıra, hikayesiyle kalplere dokunan “Ali Kumda Koşuyor” ve “Lolita Bass” gibi özel parçalar yer alıyor. Latin ritimlerinden sofistike bas yürüyüşlerine uzanan bu koleksiyon, cazın en “saf” halini, sahnede saatin unutulduğu o büyüleyici anları günümüze taşıyor.

(Photo: Klavye – Emin Fındıkoğlu, Kontrbas – Nezih Yeşilnil, Davul – Cankut Özgül)
Bu eşsiz arşivin tozlu raflardan gün ışığına çıkış hikayesini ve elli yıllık bir müzikal bilgeliğin yansımalarını bizzat ustasından dinliyoruz:
Yıllar sonra böyle güzel bir albüm fikri nasıl doğdu?
Bu kayıtlar genellikle arkadaşlarımla birlikte dinlerken ortaya çıktı aslında. Dinlettiğim herkesten çok güzel beğeniler aldım. Her seferinde “Niye yayınlamıyorsunuz?” dediler. Dedim ki; yani belli bir şirket olması lazım, işin resmi kanallardan yürümesi lazım ki daha ciddi olsun. Bunu yapabilecek insanlar olduğunu söylediler; o insanlar bizi buldu, biz onları bulduk. Gayet iyi niyetle “Bunlar artık gün yüzüne çıksın ve yayınlansın, bilsin insanlar” dediler. Tamam, müziği anlatmak çok zor çünkü, nasıl anlatacaksınız? Müzik dinlenir.
Kayıtlar hangi yılların ürünü ve nerelerde yapıldı?
Yaşanmış onca yılın sesleri var bu albümde. Değişik zamanlarda, değişik mekanlarda, genellikle caz kulübünde ve konserlerden yapılmış kayıtlar… İki tane de evde, yine konser çalıyormuşuz gibi “canlı canlı” çaldığımız kayıtlarımız var. Kayıtların çıkış nedeni bu yaşanmışlık. Şimdiki dijital teknoloji sayesinde dünyanın neresinde olursa olsun insanlar dinleyebilecekler, bu çok güzel bir şey tabii ki. Ağırlıklı olarak kulüp kayıtları bunlar ama konser salonlarından yapılanlar da var. En önemlisi, bunların üzerinde çok fazla oynanmadı. Bize sorular geliyor; “Mastering nerede yapıldı, kayıt nerede?” diye. Olduğu gibi, sahnede ne çalınıyorsa, o yılki izleyiciye ne ilettiysek bugün de dinleyicinize aynısını sunmuş olduk.
Şarkı seçimlerini nasıl bir süzgeçten geçirdiniz?
Şarkı seçimini her müzisyen kendi adına verdiği konserlerinde genelde kendi yapar. Ama biz zaten uzun yıllar birlikte çaldığımız arkadaşlarımızla, zaman zaman onların fikrini de alarak ortak bir karara varırdık. “A, bunu da çalabiliriz” dediğimiz, hepimizin benimsediği ve bildiği şarkılar olması lazım. Genellikle kendi adıma olan repertuvarı ben hazırlıyordum; böylelikle izleyicimize kendi düşüncelerimizi sunma imkanı buluyorduk.
Albümdeki “Ali Kumda Koşuyor” parçasının hikayesini bir de sizden dinleyelim…
Yılını tam hatırlamıyorum, Ali (Focan) o zaman çok küçüktü. Önder Focan, ben, Ayşegül ve Zuhal Focan… Sarıgerme’de bir etkinliğimiz olacaktı. Nisan ayıydı, çok sıcak değildi ama o kadar güzel bir gündü ki… Çalacağımız yerin kumsalında küçük küçük dalgalar geliyordu. Ali de o kumsalda çok güzel koşuyordu. Benim de fotoğraf merakım vardı, Ali’nin siyah beyaz bir fotoğrafını çektim. Şimdiki gibi değil tabii, ne çektiğimizi ancak bastıktan sonra anladık. Önder de o fotoğraftan çok etkilenmiş, onun üzerine böyle bir şarkı çıktı işte.
Beraber çaldığınız yol arkadaşlarınız için neler söylemek istersiniz?
Onlar hakkında konuşacak çok şey var ama tek bir şey özeti: Onlar arkadaş. Hayatta en değer verdiğim şey benim için budur. Önder’le 40 yılın üzerinde bir arkadaşlığımız var. Deniz Dündar’la öyle. Cengiz Baysal’a “Küçük Cengiz” derdik, upuzun saçlarıyla tanışmıştık… Birçoğumuz Türkiye’nin imkanlarının kısıtlı olduğu şartlarda yetiştik. Sonraki genç kardeşlerimiz daha şanslı ama onlar da o şansın değerini vererek, çalışarak çok değerli müzisyenler oldular. Selim Benba’yı, Yahya Dai’yi çok severim. Müziği birlikte öğrendik diyebilirim. Çalmadığım ustalardan ise zaten bir sürü ders aldım; yani ben bu süreçte birkaç üniversite bitirmiş oldum.
Enstrüman tercihinizde bu kayıtlarda baskın olan hangisiydi?
Ağırlıklı kontrbas çaldım, genelde öyle çalıyordum zaten. Hatta bazen kontrbaslarım bakımda olduğunda Fender Jazz Bass’ım vardır, onu çalardım. Çok eski bir modeldir, ilk baslarımdandır. Bana “Hangisini daha çok seviyorsunuz?” diye soruyorlar; valla ayırt edemiyorum. Mandolinim de gitarlarım da çok değerli. Yeter ki onlardan güzel bir ses çıkarabileyim, önemli olan o.

(Photo: Neşet Ruacan, Ayşegül Yeşilnil, Nezih Yeşilnil)
Bu albümü nasıl tanımlarsınız?
Bu albüm 39 yılın içinden gelen bir yaşanmışlık. Tamamen yaşanmışlık, başka hiçbir şey yok. Arkadaşlık ve müzik sevgisi bizi cazın en üst noktalarına götürdü. Sahnede o kadar mutlu oluyorduk ki saatimize bakmazdık çalarken; bitsin istemezdik hakikaten. Her türlü sıkıntıya, o trafik sıkışıklığına rağmen kulübe vardığımızda bir “oh” çekip konsantre olup şarkılarımızı sunardık. Ne mutlu ki böyle yıllar yaşamışız. Ben “müzik iyi ki varmış” diyorum.








