
Bazı festivaller program açıklar. Bazıları ise ortam kurar. Bana sorarsanız işin en zor ve en değerli kısmı da budur. Çünkü bir festival sadece konser takvimi değildir; müzisyenlerin, dinleyicilerin, gazetecilerin, yapımcıların, öğrencilerin ve bu ekosistemin etrafında dolaşan herkesin birbirine temas edebileceği alanlar yaratabildiği ölçüde anlam kazanır. Bir konser biter, alkış diner ve insanlar dağılır; ama iyi kurulmuş bir ortamda sohbet devam eder, fikirler gelişir, yeni projelerin ilk cümleleri kurulur, genç müzisyenler ustalarla aynı masaya oturur, insanlar birbirlerinin ne yaptığını takip eder ve bazen yıllar sonra meyvesini verecek bağlantılar oluşur. Ben yıllardır cazın sadece sahnede değil, sahne dışında da yaşadığına inanıyorum. Masterclass’lar, jam session’lar, kulis sohbetleri, ayaküstü karşılaşmalar, uzun kahvaltılar ya da gece yarısı yapılan müzik muhabbetleri çoğu zaman konser kadar öğretici ve ilham verici olabiliyor. Bu yüzden bir festivalin başarısını sadece sahneye çıkan isimlerle ölçmüyorum; insanların fikir geliştirebildiği, birbirinden beslenebildiği ve geleceğe dair yeni ihtimaller kurabildiği bir atmosfer yaratıp yaratamadığına da bakıyorum.
9. Antalya Akra Caz Festivali için kâğıt üzerinde bakınca tablo zaten gösterişli: Kenan Doğulu’nun “İhtimaller” projesiyle açılan, Igor Butman & Sergey Mazayev ve Moskova Caz Orkestrası’yla genişleyen, Dianne Reeves, Joss Stone, Kenny Garrett, Richard Bona & Alfredo Rodriguez Trio, Akra Genç Caz ve Fazıl Say konserleriyle tamamlanan bir program.
Ama benim açımdan mesele sadece kimlerin sahneye çıktığı değildi. Zaten sadece isim sayarak festival anlatmak biraz tembel işi. Güzel afiş, büyük isim, güzel alkış; sonra herkes evine. Bu iş o kadar kolay olsaydı dünyadaki her şehir çoktan kendi caz hafızasını kurmuş olurdu (gerçi bu formülü denemeyenler yok değil). Kuramıyorlar. Çünkü iş sadece sahneye müzisyen çıkarmak değil; o sahnenin etrafında bir niyet, bir devamlılık ve biraz da eski usul ev sahipliği kurmak gerekiyor. Tesis olarak tüm bu atmosferi yaratabilecek imkânlara sahip olduğunu ve bu imkânları da sonuna kadar kullandığını gözlemlediğimi söyleyebilirim.

Kenan Doğulu (Photo: Akra Caz Festivali)
Kenan Doğulu’nun “İhtimaller” projesiyle açılış yapması, Türkiye’de pop ile caz arasındaki o çoğu zaman tartışma konusu olan geçiş bölgesine iyi bir örnekti. Benim için bu projenin ayrı bir yeri var; yıllarca takip edip belgeselini oluşturduğumuz bir müzikal hikâye. Ozan Musluoğlu, Ferit Odman, Mehmet İkiz, Şenova Ülker, Engin Recepoğulları, Bulut Gülen, Ercüment Orkut, Can Çankaya (ilk albümde katkısı olan) ve Antalya konserine özel olarak projeye çok güzel bir renk katan Sarp Maden gibi müzisyenlerin olduğu bir ekipten zaten beklenen şey “eşlik” değil, karakterdir. Nitekim sahnede de o karakter vardı. Pop şarkısını caz vitrinine koyup “bakın ne kadar havalı oldu” demekten daha sahici bir şey vardı ortada. Kenan Doğulu ve Ozan Musluoğlu’nun bu projeyi daha ilk günlerinde nasıl hayal ettiklerine tanıklık etmiş biri olarak söylüyorum; yıllar içinde parçaların omurgasını yeniden düşünmeyi başardılar, Ercüment Orkut ve Can Çankaya’nın harika aranjmanlarıyla Kenan’ın seyircisiyle kurduğu bağı hiç koparmadılar.

Dianne Reeves gecesi ise başka bir yerden vurdu. Caz vokali dediğimiz şeyde teknik, yaşanmışlık ve sahne zekâsı aynı bedende buluşmadığında sonuç hemen kendini belli eder. Reeves’te ise bunun tam tersi vardı; yılların getirdiği rahatlık ve özgüven. Romero Lubambo’nun gitarındaki kadife esneklik, Reuben Rogers’ın basındaki sağlam iç denge ve Terreon Gully’nin davulundaki gereksiz gösterişten uzak hâkimiyetle birlikte Reeves, Antalya gecesine o eski büyük vokalistlerin artık pek az kişide kalan “ben buradayım ama sizi de görüyorum” duygusunu taşıdı. Seyirciyle konuşması, Antalya’ya ilk kez gelmiş olmasına şaşırması, Arif Mardin’i anması, şehre ve denize dair kurduğu samimi cümleler konserin müzikal tarafının yanında ayrı bir insan sıcaklığı yarattı. Eh, bu da kötü bir şey değil. Hatta bugünlerde oldukça nadir bulunan bir şey.

Terreon Gully & Dianne Reeves & Reuben Rogers & Romero Lubambo (Photo: Akra Caz Festivali)
Igor Butman ve Moskova Caz Orkestrası tarafında ise başka bir makine çalışıyordu. Büyük orkestralar bazen fazla cilalı, fazla disiplinli ve fazla kendinden emin olur; sahnede nefes alan bir canlı organizma yerine düzgün park edilmiş bir kamyon görürsünüz. Burada ise bütün çarkları çalışan, iyi yağlanmış, tank gibi bir yapı vardı. Butman’ın sahnede genç müzisyenlere açtığı alanı ve onları nasıl cesaretlendirdiğini izlerken gerçek anlamda bir usta-çırak ilişkisinin canlı örneğine tanıklık ediyordunuz. Benim kulağıma özellikle Anton Chekurov takıldı. Dumanı üstünde bir saksofoncu. Jam session’da duyduğum enerjisi de ayrıca not edilmeyi hak ediyor. Konser sonrası Sergey Mazayev ile Rusya’nın rock’n’roll hareketi üzerine konuşmak ise festivalin sadece sahne önünden ibaret olmadığını gösteren anlardan biriydi. Bu konuda ne kadar cahil olduğumu fark ettirdiğini de ayrıca belirtmem lazım.

Festivalin beni cezbeden en güzel taraflarından biri, sahne dışındaki yan hikâyeleri mümkün kılmasıydı. Mehmet İkiz’in masterclass’ı mesela.

Sürekli yolu Londra’ya düştüğü ve hatta bir konser kaydını da birlikte tamamladığımız için yakından takip ettiğim Karakartal, seslere ve ritme nasıl yaklaştığını müzisyen olmanıza gerek kalmadan anlayabileceğiniz bir açıklıkla anlattı ve harika bir seans yaşattı bize.

Neredeyse on yıldır yüzünü görmediğim Kerem Görsev’in yeni albüm hazırlığındaki provaya denk geldim. Yıllar önce Prag’daki Smecky Stüdyoları’nda kaydedilen To Bill Evans albümünün belgeselini çekerken tanışma fırsatı bulduğum, albümün tüm düzenlemelerini yapan Alan Broadbent ile yeniden çalıştığını öğrendim. Her şey yolunda giderse dünyanın en önemli filarmoni orkestralarından biriyle kayda gireceğini öğrendiğim bu yeni çalışmanın ilk adımlarına tanıklık etmek oldukça keyifliydi.

Cenk Erdoğan (Photo: Akra Caz Festivali)
Planı son dakika değişen bir masterclass’ta Cenk Erdoğan’ın iki saat içinde açtığı alan ise inanılmazdı. Adam, herkesin bildiği “Mini Mini Bir Kuş Donmuştu” şarkısı üzerinden bizi kendimizi sorgulamamız gereken diyarlara doğru bir yolculuğa çıkardı. İnsan böyle bir şarkıyla katarsise girebilir mi?
Tüm jam session’ların maharetli isimlerinden biri olan Barış Doğukan’ın derin nefesi de, trompet sevdalısı biri olarak benim için ayrıca önemliydi. Bunların hiçbiri resmî program cümlelerine sığmayacak şeyler ama festival hafızasına asıl tadını veren de tam olarak bunlar.
Joss Stone gecesinde ise bambaşka bir renk vardı. Joss Stone’un brass section’ı sahnede gerçekten diri bir damar açtı. Fazla parfümlü değil, fazla hesaplı değil; yürüyen, iten ve seyirciyi sahnenin önüne doğru çeken bir enerji.
Kenny Garrett ise gecenin bir yerinde ortalığı kendi doğal yangınına bıraktı. Sounds From The Ancestors gibi bir projenin adı zaten büyük bir iddia taşır; atalara selam çakmak kolay iş değildir, çünkü atalar bazen sahnede yakana yapışır. Garrett o yükün altından bildiğimiz Garrett gibi kalktı: ritimle, nefesle, ani dönüşlerle ve sahnede parçadan parçaya atlayan ama hiç dağılmayan bir enerjiyle. Jump cut gibi geçişler yaptı ama o geçişlerin içinde müzisyen refleksi vardı; yapay heyecan değil. Ama söylemem gerekir ki parçaların sonlarındaki bitmez, bitmez, bitmez tekrarlar yanağımda bir tik başlatmadı değil ama olsun, Kenny Garrett’tır, hakkıdır diyerek geçiyorum.

Kenny Garrett (Photo: Akra Caz Festivali)
Jason Maximo Clotter, namıdiğer Bohemia, Garrett sahnesinde Alman otobanında sol şeridi kapatmış, önündekilere selektör yaka yaka ilerleyen biri gibiydi. Yanımdaki müzisyenlerin ölçtüğü metronomun bir ara 305’i gösterdiği söylendi.

Mark Whitfield Jr.’ın atletik performansı da ayrıca not edilmeyi hak ediyor. Bazen davulcu sadece zamanı tutmaz; zamanı tokatlar. Burada o hissi aldım.

Jam session tarafı ise festivalin en kıymetli damarlarından biriydi. Gecenin sonunda jam sahnesinde Kbro Keys’ten “Nardis” dinlemek büyük keyifti. Ezgi Alaş’ı ilk kez yıllar önce Nardis Vokal Yarışması’nı çekerken dinlemiş ve tanımıştım. On üç yıl sonra nehir gibi akan vokaliyle yeniden sahneden geçti gitti. İpek Dinç’in o güzel yorumu, Duygu Soylu’nun ses genişliği, Esra Kayıkçı’nın bas partisyonları, Ceren Temel’in ses rengi ve house band’de ilk kez dinleme fırsatı bulduğum Ozan Çelikel (jam’lerin amiral gemisi), Kuzey Yılmaz, Barış Dağhan, Hakan Kamalı, Atahan Kaya ve Cahit Kutrafalı gibi isimler gecenin arka planında değil, doğrudan damarında yer aldı.

Bütün bu karşılaşmaların içinde Zeynep Atakan, Emin Gök, Eray Düzgünsoy, Pelin Opcin, Gözde Sivişoğlu ve Necati Tüfenk gibi isimlerle denk gelmek de işin ayrı keyfiydi. Çünkü festival dediğin şey sadece dinlediğin müzik değildir; aralarda yakaladığın bakışlar, kısa sohbetler, “sen de mi buradasın?” anları ve gece biterken akılda kalan küçük cümlelerdir.

Burak Sülünbaz’ı ayrıca vurgulamak istiyorum. Adamda hiç patinaj yok. Tüm festival boyunca caz adına tam anlamıyla işini yapan bir müzik muhabiri gibi çalıştı. Röportajlarını yaptı, konserleri, soundcheck’leri ve kulisleri tek tek takip etti. Her gün, uyku dışında neredeyse tamamen çalıştı desek yeridir. Helal olsun. Her caz festivalinde üç tane Burak olsa Türkiye’de caz birkaç adım daha ileri gider vallahi.
Ve tabii asıl meseleyi söylemeden geçmek olmaz.
Bütün bu güzel karşılaşmaların arkasında Akra Cazz ekibinin; programlamanın başındaki Kadir Dursun’un, tüm operasyonun pürüzsüz yürümesini sağlayan Veli Cabar’ın, gelen her konukla tek tek ilgilenen Ali Ramiz Barut’un ve Sinan Barut’un ince düşünülmüş misafirperverliği vardı.
Bu tür işlerde nezaket küçük bir ayrıntı sanılır. Değildir. Nezaket organizasyonun omurgasıdır. Bir festivalin havasını belirleyen şey sadece sahnedeki düzen, ışıklar, oturma düzeni ya da program sıralaması değildir; insanın kendini orada nasıl hissettiğidir.
Eren Yağmuroğlu’nun titiz arka plan operasyonu ve Erkan Sayılır’ın sahne teknik yönetimi gibi detayları da anmadan geçemeyeceğim. Mesela ekrana yansıyan görüntüleri hazırlayan ekibin müziği gerçekten dinleyerek çekim yaptığına tanıklık ettim. Bu tür prodüksiyonlarla yakın ilişkisi olan biri olarak benim için oldukça tatlı bir detaydı. Festivalle ilk karşılaşmamda da aklımda kalan şeylerden biri buydu.
Masterclass serisine benim de küçük bir katkım oldu. Cazı İrlanda’dan alıp Siirt’e kadar taşıyan, yaklaşık iki saat süren biraz absürt bir “Caz 101” anlatımı yaptım. Daha çok sebep-sonuç ilişkileri üzerine kurulu bu anlatım benim açımdan da oldukça keyifliydi.

Bu yıl bende kalan özet şu: Antalya’da caz sadece açık hava sahnesinde çalmadı. Lobide, provada, masterclass’ta, jam session’da, masa başı sohbetlerinde, eski dostlarla ayaküstü karşılaşmalarda yaşamaya devam etti.
Çok yaşa Akra Jazz.
Çok yaşa The 251 Soul.
Akra Jazz Festivali’nin yeni sloganını açıklıyorum:
“Akra; cazın cemiyet kültürü.”








