Türkiye’deki jazz festivallerini, bir dinleyici, gazeteci, plak şirketi çalışanı ya da sanatçı menajeri olarak deneyimlediğimde çoğu zaman “keçiboynuzu kemirme” hissiyle baş başa kalmışımdır. Çünkü, gayet anlaşılır sebeplerden ötürü ticari kaygı sanatın önüne geçer, mümkün mertebe milyon dolarlık ve jazz ile pek alakası olmayan “headliner” üstünden kamuoyu cezbedilirken canla başla üreten cesur müzisyenlerin işleri gölgede kalır. Elbette ve neyse ki istisnalar oluyor; ama genel tablo, zihinsel ve estetik açıdan beni pek doyurmuyordu. Herkesin doyma noktası farklı tabii.
Portekiz’e taşındıktan sonra gördüğüm manzara ise bambaşka. Özellikle Porto’nun kalbinde yer alan Porta-Jazz Associação’nun düzenlediği Porta-Jazz Festivali, müzik hayatımda gerçek anlamda “bulunmaz Hint kumaşı” etkisi yarattı. Bu yıl baştan sona izlediğim 2026 edisyonu, yalnızca güçlü konserler değil, geleceğin jazz’ına dair oldukça berrak bir tasavvur sundu bir kez daha ve yine müthiş kafam açılarak Porto’dan dönmeme olanak sağladı.
5–8 Şubat tarihleri arasında, her zamanki gibi Porto’daki Teatro Rivoli’de gerçekleşen 16. Porta-Jazz Fest’in teması “A Terra vista do ar” idi ve vurgusu yerden yükseldikçe sınırların silikleşip ayrımların anlamını yitirip geriye ortak bir manzara kalması üzerine kuruluydu. Porta-Jazz da jazz’ı ve doğaçlamayı tam buradan ele alıyor: tekil virtüözlükten çok, birlikte hareket eden seslerin oluşturduğu geçici ama yoğun bir coğrafya… Eşit, eşitlikçi, farklılıklarıyla bir arada güzel. Festival ekibinden güzel arkadaşım, şarkıcı Mariana Vergueiro’nun Porta-Jazz için “benim ikinci Noel’im” ifadesi çok hoşuma gitti. Noel’i, yıl boyunca az görülen sevdiklerle büyük bir coşku ve paylaşım içinde buluşmak olarak düşününce, bundan daha yerinde bir benzetme bulmak zor. Gerçekten de Porta-Jazz, yılda bir kez aynı ruh etrafında toplanan bir topluluğun şefkatli aile buluşması gibi. O ilk karşılaşma anları her sene çoğalan bir coşkuyla insanı kucaklıyor.
Bu festivalin farklı bakış açısını ve pratiklerini Türkiye’deki müzisyen dostlarımla defalarca paylaştım; Jazzdergisi okurları için de birkaç yazı kaleme aldım. Bu heyecanın sevgili ve değerli müzisyen Selen Gülün’de de yankı bulması ve bu yıl festivali birlikte izlememiz, festivalin her sene yerimizi aldığımız meşhur ve geleneksel “aile fotoğrafındaki” yerimizi daha da somutlaştırdı.

Aile Fotoğrafı (Photo: @minima.musicarte)
Festival, 5 Şubat Perşembe akşamı Porta-Jazz Associaçao’nun Praça da República’daki evi Espaço Porta-Jazz’da açıldı. Portekiz’de doğal afet düzeyinde kasırgaların ardı ardına yaşandığı haftaların biri olmasına rağmen yerimizi aldık. Kendi adıma, bu festival dışında başka hiçbir kuvvet beni öyle bir havada şehirler arası yolculuğa motive edemezdi. Mekânda mütevazı ama yoğun bir kutlama hâli vardı: uzun kucaklaşmalar, sanki bir gün önce ara verilmiş gibi kaldığı yerden süren sohbetler, kısacık bilgiler eşliğinde denediğimiz farklı farklı şaraplar, kendisini var eden insanlarla büyüyüp serpilmesi hissi gerçekten muazzam.
Program, davulcu ve besteci Miguel Rodrigues’in yeni albümü Antídoto ile açıldı. Rodrigues, Portekiz jazz sahnesinin bence insanlığa en büyük hediyelerinden olan José Soares (alto saksofon), André Fernandes (gitar) ve Demian Cabaud’dan (kontrbas) oluşan dörtlü müziğin yönünü gerçekten dinleyerek belirleyen bir kolektif kurdu. Antídoto, art arda dizilmiş temalardan çok, ortak nefesle birbirine eklemlenen kesintisiz bir yolculuk gibiydi. Genç yaşına rağmen Miguel Rodrigues’in durmaksızın ilerleyişine tanık oluyorduk ve bu harikaydı. Bu projeyi en kısa zamanda büyük bir salonda da izlemek isterim. Albüm kadrosunda yer alan André Matos ABD’de yaşadığı için bu konserde yerini André Fernandes de ustalıkla doldurdu; gitarın hem gölge hem ışık olabildiği tüm ara tonlarıyla parçaların ruhunu taşıdı. Konserin ardından kısaca sohbet ettiğimiz ve bana imzalı albüm hediye eden sevgili Miguel Rodrigues’in hem besteci hem davulcu olarak önündeki upuzun yolu dörtnala kat edişine sizler de kulak kabartmak isterseniz:
https://miguelclrodrigues.bandcamp.com/album/ant-doto
Bu açılışın hemen ardından Cenevre AMR ile ortak “We Don’t Care About…” sahnedeydi: Florence Melnotte (piyano), Anthony Buchlin (trombon), John Menoud (alto), Gregor Vidic (tenor), Ludovic Lagana (trompet), Brooks Giger (kontrbas), Nelson Schaer’den (davul) oluşan topluluk hem swing’iyle hem de özgürlüğün sınırlarını zorlayan doğaçlamalarıyla festivalin ruhuna yakışan bir performans ortaya koyuyordu. AMR’den her sene bambaşka karakterde projeler izlemek iyi oluyor, sayesinde çok iyi müzisyenler keşfettim bugüne dek, sağolsunlar.
Festivalin ama mekanı Teatro Rivoli’ye taşındığımız 6 Şubat’tan itibaren festivalin teması olan “A Terra vista do ar” (“havadan görülen dünya” / “aynı göğün altındaki yer”), programın tamamına ince bir mercek gibi yerleşti. Festival programı, konserleri kronolojik ya da türlere göre dizmek yerine bloklar hâlinde kurguluyor. Her blok, estetik olarak uzak görünen projeleri yan yana getirerek bir diyalog alanı açıyor. Böylece jazz’ın bugünkü çok katmanlı, çok kuşaklı, melez yapısı sahnede görünür hâle gelirken, dinleyici de pasif bir “tüketici” olmaktan çıkıp aktif bir keşif sürecinin parçasına dönüşüyor.
Genç José Vale ile yaz okulu bir şahane
Festivalin ilk bloğunun açılışında gencecik José Vale’nin gitar ve elektronikler etrafında kurduğu Summer School projesi vardı. Yanında yine pırıl pırıl gençler; Gil Silva (tenor saksofon) ve Gonçalo Ribeiro (davul) yer alıyordu.
Summer School ilk anından itibaren enfes bir gürültü hüzmesi yarattı; gitar ve saksofon bazen uzun cümleler bazen kısacık ünlemlerle melodiyi taşıdı. Gonçalo Ribeiro’nun davulu ise groove’u asla tam teslim etmeyen, hep kenarından dolaşan bir ritim diliyle bu gerginliği besledi. Gonçalo, inanılmaz ve her janraya uyum sağlayan bir davulcu olarak göz kamaştırıyor; özellikle öyle bir solosu vardı ki, bizleri zarafetle şoke etti, bayıldım.
Ekip, benim her zaman çok sevdiğim distortion, feedback ve metalik dokularla sahneyi dolduruyordu. Belki konvansiyonel jazz sever için değil ama bence çok çok iyi bir ekip ve performanstı. Sessizlik neredeyse hiç yoktu ama abartı ve zorlama da yoktu. Gerçek bir deneme yanılma evreninde hiç yanılmayan bir ses alanı oluşturdular. https://josevale.bandcamp.com/album/summer-school
Son söyleyeceklerimden birini baştan söylemek gerekirse, 16. Porta-Jazz Festivalini bütün hâliyle düşündüğümde, bence bu edisyon genelinde davulcuların olağanüstü yıldızlaştığı bir festival izledik; Miguel Rodrigues, Gonçalo Ribeiro, hep cesur ve güzel Pedro Melo Alves, enfes Simon Albertsen, gerçek duayen Cavaleiro, kelimeleri her daim kifayetsiz bırakan Alfred Vogel, ölçülü ama çevik Jose Marucho, keşif meraklısı Ze Stark, atak João Sousa, çalışkan João Martins, sahneye çıkan her davulcu programı yukarı çeken ana unsurlardan biriydi.

José Vale (Photo: @minima@musicarte
Baltık’ın sesi Littorina Saksofon Dörtlüsü
Summer School’un ardından sahneye Maria Faust, Mikko Innanen, Fredrik Ljungkvist ve Liudas Mockūnas’tan oluşan Littorina Saksofon Dörtlüsü çıktı. Baritondan sopranoya uzanan dört saksofon, dört farklı ses ama tek bir organizma gibiydi. Müzik çoğunlukla yazılmıştı. Özellikle Liudas Mockūnas, nadiren bu kadar belirgin duyduğumuz bas saksofon tınısıyla alt frekansları adeta yerinden oynattı. Ama açık söylemek gerekirse şahsen onu önceki yıllardaki projelerinde daha etkileyici bulduğumu da not düşmeliyim; bence eşlikçi ya da grup üyesi olmaktansa mihmandarı olduğu, merkezinde yer aldığı işlerde çok daha güzel parlıyor.
Bir oyun bahçesi olarak sQuigg; playground_etiquette
Festivalin ikinci bloğundaki büyük salon konserlerinin ilkinde bütün festivalin en soluksuz izleten konserlerinden biri vardı. Mané Fernandes’in sQuigg: playground_etiQuette projesi, gitarı armonik merkez olmaktan çıkarıp ritmik ve dokusal bir motora dönüştürdü; sesleri metin taşıyan birer “vokal” değil, olağanüstü kromatik esnekliğe sahip enstrümanlar gibi kullandı. Müthiş Kontrbasta Luca Curcio ve davulda Simon Albertsen’in farklı dünyaları buluşturan ritimleri, Mane’nin kıvrak funk’ı, olağanüstü sesleriyle Mariana Dianosio ve Almut Kühne’nin tekrarlayan ses formlarındaki diyaloğu, vibrafonuyla Ricardo Coelho, piyano ve syntlerde Jose Diogo Martins ve sonsuz nefesinden başlı başına bir organizmaya dönüştürdüğü sololarıyla Jose Soares özgürlükle özgünlüğün sahici bir çabasızlıkla sergilendiği uçsuz bucaksız bir oyun bahçesi yarattılar hakikaten. Çok çok özel bir konserdi bu. Tek kelimeyle mükemmeldi. https://manefernandes.bandcamp.com/album/squigg-playground-etiquette
Porta-Jazz’ın müseccel markası: Ursa Maior
Sırada, müziği her zaman kolektif bir üretim alanı olarak gören, halis muhlis bir Porta-Jazz markası olan Ursa Maior vardı. Bu yıl neredeyse kırk müzisyenin yer aldığı dev bir oluşuma dönüşen topluluk, Porta-Jazz’ın kolektif ruhunu kutlayan ve küçük ama dikkatli bir kalabalığa seslenen bir projeydi.
Sahnenin ortasında açık bir piyano duruyordu. Topluluk onu çevrelemiş; hem bir referans noktası hem de bir rezonans alanı olarak kullanıyordu. Açılışta João Pedro Brandão’nun tellerin üzerine yerleştirdiği e-bow ile piyanodan yükselen sürekli ses, vokal kolektifine bir giriş ve akort zemini hazırladı.
Ortaya çıkan şey gerçekten etkileyici bir sesti; hem müzikal hem de düşünsel olarak güçlü bir deneyim.
Taşlar ve tohumlarla yaşamın sesi
7 Şubat konserlerinin üçüncü bloğu çok Almut Kühne, Joao Pedro Brandão ve Marcos Cavaleiro’nun Stones and Seeds projesi ile açılışını yaptı. Üçü de kendi kulvarının çok esaslısı olan bir üç müzisyeni bir araya getiren proje ve aynı adlı albüm sesi, flütü ve vurmalı çalgıları aynı fiziksel malzemenin farklı halleri gibi kullanıyordu. Almut Kühne’nin dipsiz kuyu misali sesinin yanındaki müzisyen için ne kadar kışkırtıcı bir güç olduğunu bilenler bilir. Kaldı ki Brandão ve Cavaleiro da hem birbirleriyle çeyrek yüzyılı aşkın eşgüdümleri hem de bireysel yaratıcılıklarıyla Almut’un sesinin izini güvenle sürebildiler. Sessizlik ve çığlığı buluşturan bir döngüydü. Taşlar ve tohumlar hayatın sesi olduar, beden ve doğa, geçmiş ve gelecek, öz ve öteki adeta sonsuz bir titreşimde kavuştu. Felsefesi derin, nüfuz etmesi kolay olmayan kıymetli bir proje.https://joaopedrobrandao.bandcamp.com/album/stones-and-seeds
Fırtınalar koparsa kopsun
Tüm dünyayı esir alan berbat hava koşullarından buz gibi kışlarıyla meşhur Berlin de nasibini haydi haydi aldığı için Porta-Jazz’ın kadim partnerlerinden Avusturyalı Bezau Beatz’in SATT dörtlüsünün sadece yarısı Porto’ya gelebildi. Diğer ikisi mahsur kaldı. Ve ekip bir anda kendisini iki artı bir formatında yeniden yarattı. Christian Weber kontrbasta, bütün Porta-Jazz dünyasının iki gözünün çiçeği Alfred Vogel davulda ve son anda İskoç piyanist Gregor Forbes’un dahil olmasıyla artık karşımızda yepyeni bir trio duruyordu. İlk kez birlikte çalmalarına karşın fevkaladenin fevkindelerdi. Yoğun ve güçlü çaldılar, alanlar açtılar, birbirlerini dikkatle dinlediler, sanki yıllardır bu şekilde çalıyormuşçasına bir iletişim içindelerdi. Kendine has enerjisi olan üç ayrı doğaçlamacının muhteşem sinerjisiydi bu konser. Alfred Vogel’in zaten hayran kulübündenim ama öyle olmasaydım da bu konserin bir başyapıt olduğu su götürmezdi.

Alfred Vogel (Photo: @minima.musicarte)
Masalsı bir tren yolculuğu
Küçük salonda dördüncü blok konserlerinin ilki başladığında bu kez sahnede besteci & piyanist Pedro Neves’in Northern Train’i vardı. Neves ve yetkin eşlikçileri Nuno Campos (kontrbas), Javier Pereiro (trompet) ve José Marrucho (davul) bizleri derin ve yoğun manzaralarla imgelediğimiz bir tren yolculuğuna ortak etti. Neves o kadar zarif, yalın ve kendine has bir öykü anlatıcısı ki, tüm konserde “gerçek bir besteci müziği” dinlediğimizi hissettirdi; teknik gösteriden çok, düşünülmüş bir dil ve ölçülü bir lirizm hâkimdi. Bu açıdan festivalin en özel konserlerinden biriydi. https://pedroneves.bandcamp.com/album/northern-train
Zé Stark ile James Baldwin’in “başkalaşım” hali
Festivalin bir diğer güçlü fikri olan Ensemble Mutante’in üçüncü edisyonunda liderlik genç davulcu Zé Stark’taydı. Porta-Jazz Associaçao bu projede üyelerinden birini seçiyor; o kişi de dilediği müzisyenlerle bir grup kurup onlar için yeni müzik yazıyor. O yüzden mutant; türleri karıştıran, değişen ve dönüşen bir proje bu. Jazz ile edebiyat sık sık kesişir; temalar, anlatılar ve hafıza alanları birbirine değip durur. Stark da çıkış noktasını James Baldwin’in Go Tell It on the Mountain romanından almış. Stark’ın Fernando Brox(flüt), Lucas Oliveira (alto saksofon), Yudit Almeida (kontrbas), Ricardo Moreira (piyano) ve Fabio Mota’dan (perküsyon) oluşan bir beşli için yazdığı müzik, bu edebi zeminden besleniyor ve genç Star’ı yepyeni bir hikaye anlatıcısına çeviriyordu.
Su gibi akan Kohelet
Festivalin beşinci bloğuna geldiğimizde tekrar büyük sahnedeydik. Besteci ve vibrofonist Ricardo Coelho’nun Kohelet’i yine çok zarif ve özenli bir albümün yansımasıydı. Gencecik Coelho’nun zarif bestelerini, José Diogo Martins’in aynı şekilde ölçülü piyano solosu ve Romeu Tristão–João Sousa ikilisinin çapraz atakları dengede tuttu. Müzik çok narin, çalımlar kuvvetliydi. Kohelet gerçekten ne güzel proje; öyle güzel çalındı ki su gibi aktı ve bitti, bittiğinde “aa bu kadar mıydı?” duygusunu yaşattı. https://ricardocoelho.bandcamp.com/album/kohelet
Tertemiz bir nefes gibi, Eupnea
Vera Morais, jazz ile çağdaş müzik arasındaki alanın en üretken genç vokalistlerinden biri. Kültürel etkileşim açısından da çok verimli havzalarda yaşıyor. Morais’in Eupnea’sı, Līva Dumpe ve Sarah Van Eijk’in vokalleri ile Teresa Costa ve Ketija Ringa-Karahona’nın flüt ve pikolo çizgilerini birbirine örerek dinî koro geleneklerini ve halk melodileriyle çağdaş vokal tekniklerini buluşturuyor. Zeki, duyarlı, nazik ama bir o kadar muzur ve muzip Eupnea, inceliğin ne kadar radikal olabileceğini hatırlatan bir performanstı; sahneyi de geceyi de doldurdu. Dakikalarca ayakta alkışlanmayı fazlasıyla hak ediyordu Vera Morais ve arkadaşları. https://verapmorais.bandcamp.com/album/eupnea
İçeriden gelen bir ses
Festivalin son gününe gelmiştik. Günün ilk konserinde kontrbasçı Sérgio Tavares ile piyanist Renato Diz; Between Time and Now projeleriyle enstrümanlarını bizleri adeta konuk ettikleri hanelerine dönüştürdü. Her melodi bir yanda süreklilik diğer yanda çevik değişim arasında var oluyor; kontrollü bir gölge ile dokunulmaz bir sessizlik arasında sürekli olarak hareket ediyordu. Festivalin en sakin ama müzikal açıdan her düzeyde izleyicinin kendini en güvende hissettiği konseriydi diyebilirim.
https://renatodizsergiotavares.bandcamp.com/album/between-time-and-now
Ahenkli çelişkilerin müziği
Altıncı bloğun ikinci konserinde davulcu João Martins, Oxímoro projesiyle sahnedeydi; adı gibi, zıt fikirleri bir araya getiren bir yaklaşımı vardı. Güçlü groove’lar, net bas çizgileri ve elektronik dokunuşlarla kurduğu sextet, çalgıları dijital veya sentetik seslerle çoğaltarak her parçaya sürprizli bir karakter kazandırıyordu. Saksofonlarda Gabriel Neves (soprano) ve Fábio Almeida (tenor), sürekli piyano (João Salcedo) ve vokal (Laura Rui) ile diyalog hâlindeydi. Nuno Trocado’nun gitarı ise sadece riffleri desteklemekle kalmayıp, ek elektronik katmanlarla müziğe ekstra bir derinlik katıyordu. Hızlı, keskin davul cümleleri, dans ve rock ritimleri, basitliğe düşmeden ustalıkla işleniyor; temalar birbirine sindirilerek geçiyordu. Ortaya çıkan, sürprizlerle dolu, iç içe geçmiş ve akıcı bir müzik deneyimiydi. Çok iyi konserlerden biriydi bu. https://joaomartins100ms.bandcamp.com/album/oximoro

Oximoro (Photo: @minima.musicarte)
AP’nin göbek kordonu
Yedinci bloğa AP’nin göbek kordonu anlamına gelen Lado Umbilical projesi ile giriş yaptık. Bestelerin sahibi gitarist AP’ye João Pedro Brandão (flüt), Gil Silva (saksofon, flüt), Miguel Meirinhos (piyano) ve Gonçalo Ribeiro’nun (davul) eşlik ettiği müzik kendi içinde tutarlı bir uyumda ilerlese de bence bu göbek kordonu sahnedeki yansıması açısından prematüre bir doğumla düşmüş gibiydi; imza değeri bu kadar yüksek müzisyenlerin bu konserdeki performansı yeterince akmadı ama bilmiyorum belki de istedikleri bu tutukluktu da ben anlayamadım. Albüm çok daha iyi. https://eipi.bandcamp.com/album/ap-lado-umbilical
Goleminov’un gizemi
Besteci ve saksofonist Hristo Goleminov, Porta-Jazz müdavimlerinin tanıyıp sevdiği bir isim ki genç müzisyen bu teveccühü fazlasıyla hak ediyor. Önderlik ettiği projesi Diagonal Shift’te, gizemli kompozisyon lisanının da gücüyle de zoru başararak; Ketija Ringa-Karahona (flüt), Michael Moore (klarnet) ve Federico Calcagno (bas klarnet) oluşan nefesli dörtlüsünün ses dünyasını keşfettirdi; dinleyiciyi kendisini küçücük hissedebileceği için korkup kaçacağı bu dünyada ustalıkla tutmayı başardı.
Kapanışta önce “Çatlaklar” sonra sıkıntıdan çatlayışlar
Kübalı muhteşem saksofoncu Hery Paz’ın “Çatlaklar” anlamına gelen disiplinlerarası projesi Fisuras, elektronikler, görsel katmanlar ve politik yüklü ifadesiyle müziği sahnenin sınırlarının ötesine taşıdı. Büyük Oditoryum’da Hery Paz (nefesliler, klavye, vokal), Pedro Melo Alves (davul), João Carlos Pinto (elektronik), Demian Cabaud (kontrbas) ve Maria Mónica (görsel), gergin, politik yüklü ve sürekli güncel olaylara tepki veren bir performans sundular. Glitchy elektronikler, Melo Alves’in yaratıcı davulu ve Paz’ın enerjisi, meydan okuyan ve duygusal bir ritüelde birleşti; festivalin en ateşli anını yarattılar. Hery Paz’da gerçekten “boş yok”: hem sahne karizması hem de son derece hedefe yönelik müziğiyle her seferinde sahneyi sallıyor. Açıkçası, festivalin gerçek anlamda zirvede kapanması için son konserin Fisuras olmasını beklerdim.
https://herypaz.bandcamp.com/album/fisuras-fissures
Onun yerine, festival piyanist Felix Hauptmann’ın Serpentine’iyle kapandı. Çok özür dilerim ama kişisel Porta-Jazz tarihim açısından bu, şimdiye dek izlediğim en yavan kapanış konseri oldu. Tahminim, kapanışın bu konserle yapılması tamamen sponsorluk gereksinimleri doğrultusunda şekillendiği yönünde. Ama gerçekten bilmiyorum, bu sadece bir tahmin ve başka türlü bir ihtimali aklım almıyor. Öte yandan Porta-Jazz Associação’nun bu kadar nitelikli işleri sürdürebilmesi için maddi olarak elini güçlendirmesi gerektiğini düşününce bunu da anlıyorum elbette. Aynı konseri alıp başka bir festivale koysam “kötüydü” demezdim; fakat Porta-Jazz standartlarının belirlediği çıtanın epey altında kaldığı duygusundan kurtulamadım.
Porta-Jazz Festivali esasında dünyada jazz ve doğaçlama adı altında büyük kaynaklarla ve yaldızlı imajlarla gerçekleşen bir çok etkinliğin toplamından daha büyük. Ben bu sene de aynı göğün altında, bu festivalin oluşturduğu eşsiz manzaranın bir parçası olarak yaşamaktan yine tarifsiz haz aldım. Bu yüzden Porta-Jazz Festivali kendini her yıl, içinde her birimizin birer küçük mihenk taşı olarak göründüğü kalabalık aile fotoğrafıyla simgeliyor. Benim hayatımın en güzel yanlarından biri bu festival, umarım sizin de üzerine bu kadar iddialı konuşabileceğiniz en az bir festivaliniz vardır.








