İstanbul Caz Festivali 30 Haziran’da Marcus Miller’ın son projelerinden birini ağırlayacak. Miller, doğumunun yüzüncü yılında ustası Miles Davis’i anmak üzere düzenlenen ve 1982 tarihli We Want Miles ile aynı ismi taşıyan turneyi bir süre önce duyurmuştu. Konser, albümde yer almış olan, o zamanın genç jazz’cıları saksofoncu Bill Evans, gitarist Mike Stern ve vurmalı çalgılar ustası Mino Cinelu’yu bir araya getiren bir buluşma. Trompette sorumluluğu Russell Gunn üstlenmiş.

Marcus Miller (Photo. Scott Mitchell)
“We Want Miles!”ı henüz canlı izlemedim ancak Miller’ın bir başka yeni projesi olan “Reimagining Miles Davis’ Tutu & Amandla”sını Mart ayında Amsterdam’da dinleme imkânı bulmuştum. Her iki proje de Miles Davis’in müziğe dönüş dönemine yöneliyor ancak Reimagining projesi Metropole Orkest’in yer aldığı farklı bir işti. Bilenler bilir, Metropole Orkest senfonik pop ve jazz olarak adlandırdıkları kulvarda neredeyse tek başına bir marka. Ele aldıkları müzikleri belli bir anlayış bütününde parlatmada epey başarılılar. Elbette herkesin zevkine göre olmayabilir ancak ben çoğu zaman bu orkestranın projelerini ilgi çekici bulmuşumdur. Tutu ve Amandla albümleri, Miles Davis’in dönüşünü ve kariyerinin son büyük dönüşümünü simgeleyen iki önemli kayıt. Albümlerin gücü ise hiç kuşkusuz dönemin genç müzisyeni Marcus Miller’ın oluşturduğu mimariye dayanıyor. Karayip müziklerine kadar uzanan bir yelpazedeki etkileri içeriye taşıyan bu albümler zamanında çok ilgi çekmişti. Jazz’a çok sayıda yeni dinleyici kazandırmış olmaları hayli olası.
Miller, Amsterdam konserinde fazla solo çalmadı. Orkestra için yapılmış düzenlemeleriyle yeniden hayat bulan müziklerini huşu içinde dinlemek üzere yer alıyordu adeta sahnede. John Beasley ve Jules Buckley yönetimindeki orkestra kırk yıllık besteleri yeni katmanlarla ustalıkla bezerken, Miller da bu büyülü dünyayı keşfe çıkmanın getirdiği bir heyecan içindeydi. Hayatının en önemli müzikal deneyimlerinden birini yaşıyormuş gibi bir saygı ve sevgi taşıyordu. Salonun atmosferi de bu deneyimin önemli bir parçasıydı. Konser salonu Carré adeta dış dünyanın tehlikelerinden arındırılmış bir kurtuluş gemisi, orkestra ve dinleyiciler ise ayrıcalıklı mürettebat ve yolcular gibiydi. Bu anlamda da izlediğim en iyi konserlerden biriydi.
Miller’ın Metropole Orkest ile gerçekleştirdiği konser “yeniden çalınan” değil “yeniden keşfedilen” bir düzleme taşıyordu müziği. Benzerini 30 Haziran’daki konserden beklemek ne kadar doğru olur, emin değilim. “We Want Miles!” büyük ihtimalle gösteri yönü daha ağır basan bir gece olacaktır ancak bu kadroyu bir arada görmek her zaman mümkün olmadığından, izlemeye değer. İlginç bulduğum bir nokta, Miller’ın Miles projelerinin kendi konserlerinden hep daha doyurucu olmasıdır. Basçının İstanbul’da verdiği, sayısı onu aşan konserlerden en çok aklımda kalanı her zaman “Tribute to Miles” olmuştur. 30 Haziran, Hancock ve Shorter’lı 2011 konseri derinliğinde ya da son Amsterdam konseri gibi keşif yönünde olmayacaktır ama yine de coşkuya dayalı bir cazibe vadediyor.








