7 Kasım akşamı İşSanat’ta gerçekleşen Cécile Mclorin Salvant konserini merakla ve heyecanla bekledim. Peş peşe çıkan son iki albümü çok farklı konseptlerde olduğu için, nasıl bir repertuarla karşılaşacağımı çok da kestiremiyordum. 2013’de, “Woman Child“ albümünü keşfettiğim andan itibaren, büyüsüne kapıldığım; özgün kimliği, çarpıcı anlatımı ve sanatsal özgürlüğünden ilham aldığım sanatçıyı, ayrıca ilk kez canlı dinleyecektim.
Cécile McLorin Salvant, 2010 yılında Thelonious Monk Vokal Yarışması birinciliğini kazanmasının ardından, MacArthur Fellowship ve birbirinin peşi sıra üç Grammy ödülü almasıyla adından sıkça söz ettiren genç ve üretken bir ses sanatçısı ve besteci…Salvant, müziğinde kültürel, dönemsel ve politik unsurları birleştirdiği, sıradışı tarzıyla da biliniyor. 2023 tarihli “Mélusine” albümünün etkisinden henüz çıkamamışken, kendi bestelediği, seslendirdiği ve animasyonlarını resimlediği, disiplinlerarası müzikali “Ogresse” şimdiden övgüleri toplamaya başladı bile.. Sanatçının kısa sürede büyüyen ünü ve çok yönlü müziği, farklı dinleyici kitlelerini bir araya getirebiliyor; haliyle konser biletlerinin haftalar öncesinden tükenmiş olmasına şaşırmamak gerek…
Sahneye çıktığı ilk andan itibaren, karakteristik kıyafetleri, duruşu, ses tonu ve sıra dışı yorumuyla dinleyiciyi kendisine çeken sanatçı; kimi zaman dramatik kimi zaman minimalist bir anlatımla birbirinin peşi sıra söylediği iki parçayı, ustaca bir anlatımla tek bir hikayeye sığdırmayı başardı.
Salvant’ a çağdaş sanat penceresinden, disiplinlerarası ve bütünsel olarak bakmadan, bir kalıba sokup etiketleme hatasına düşmemekte fayda var. Jazz geleneğine sıkı sıkıya bağlı ya da estetiğin, statik bir şekilde ön planda tutulduğu anlayıştan ziyade, bu ögelerden de beslenen kişisel bir yerden besleniyor. Parça seçimleri, aranjmanları ve yorumculuğuyla katmanlayıp; birbirinden çok uzak dönemleri, janrları, farklı dil, kültür ve anlayışları, kendi kurgusuna göre kesip biçip yeni bir forma sokuyor. Sanıyorum dinleyiciyi duygusal açıdan etkileyen de bu…
Jazz geleneğinin bir karakteristiği olan cesur doğaçlama cümlelemeleri ve barok, müzikal ve jazz ekolleri arasında kıvrak geçişler yapan virtüözlüğü ile, duygusal derinliği ön plana çıkaran sanatçı; Haiti diline çevirdiği bir blues, ya da aşk acısıyla ilgili bir lamento söylerken, birden oyunsu bir Fransız şansonuna geçebiliyor. Benim için en etkileyici özelliği ise, hikaye anlatıcılığı… Mesela, Cinderalla müzikalinden “Step Sisters” yorumuyla, dinleyici kendini birden çitin diğer tarafında bulabiliyor ve parça ters Uno yapıp, üvey kız kardeşlerin feminist manifestosuna dönüşüveriyor. Orijinal bestelere ve “I’m all Smiles” gibi zamansız jazz standartlarına da yer verdiği performansını, latin bir groove’la iyice şenlendirdiği Fransız kabare şarkısı Doudou ile bitirdiğinde; sanıyorum hiç kimse zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştı.
2010’lu yıllardan beri, sahnede bir çok kez canlı dinleme şansına sahip olduğum Fortner, kendini sürekli yenileyen, donanımlı bir piyanist. Salvant ve Fortner’ın zamanla perçinledikleri güçlü kimyaları, bu performansın da omurgasıydı. Genel anlamda geri planda duran Nakamura ve Harris; konserin sonlarına doğru az da olsa gaza gelip, Kurt Weill’in “The World Is Mean” performanslarıyla gönlümüzü aldılar. Her ne kadar “Somewhere over the Rainbow” kadar tüyleri diken diken etmese de, kendi adıma sahnedeki tüm müzisyenleri tanımaya meraklı olduğumdan, benim en çok aklımda kalan bu parça oldu.
Konser sonrası, kısacık da olsa sohbet etme imkanı bulduğum Salvant ve Fortner gerçekten çok naziktiler. Wynton Marsalis’in “iki kuşakta bir” ifadesiyle andığı sanatçının, içinde bulunduğumuz dönemin anlayışına hızlı bir algıyla cevap verip, bir çentik attığını; ve sıkışmışlara, kafası karışıklara ve bunalmışlara bir alan açtığını düşünüyorum.










