Brezilyalı gitarist, besteci, söz yazarı, vokalist ve eğitimci Chico Pinheiro son albümü olan ”Varanda”yı 2017 Ocak ayında yayınladı. ”The Reunion Project”in ortak çalışması olan albümde gitarda Chico Pinheiro gitarda, Tiago Costa piyanoda, Edu Ribeiro davulda, Bruno Migotto basta ve Felipe Salles saksofonda yer alıyor.
Yedi yaşında piyano ve gitar çalmaya başlayan Pinheiro, on beş yaşında ise sahnelerde boy göstermeye başladı. 1999 yılında Berklee’den mezun olduktan sonra ise ilk albümü “Meia-Noite Meio-Dia”yı 2003 yılında piyasaya sürdü. Bu albüm genç ama olgun bir müzisyenin imzasını taşıyan besteleri, düzenlemeleri ve üst seviye çalım performansıyla dikkat çekti. İtiraf etmeliyim ki, ‘armonik olarak jazz’a yakın ama ritmik açıdan kesinlikle Brezilyalı’ bestelerinin dışında, seçtiği vokalistlerle de seçimleri çok iyi. Bu albüm sayesinde Luciana Alves, Tatiana Parra, Maria Rita gibi vokalistleri keşfettim. Maria Rita’nın nükteli sesi ve aranjman ile harika ballad ”Desde o Primeiro Dia” Chico Pinheiro albümlerindeki favori parçam olabilir. Bu parçayı ayrıca vokalist Fleurine’nin 2008’de çıkan ”San Francisco” albümünde de dinleyebilirsiniz. Fleurine tarafından yazılmış İngilizce sözler ve Brad Mehldau’nun eşliği ile aynı parçanın farklı ancak çok güzel bir yorumunu deneyimleyebilirsiniz.
2005’te çıkan ikinci albümü ”Chico Pinheiro” ile sonunda Pinheiro’nun güzel sesini vokallerde duymaya başlıyoruz. Albümün açılış parçası olan ”Tocador de Violão”da Chico Pinheiro ile efsanevi Joao Bosco’yu ikili olarak dinliyoruz. Albümde bulunan klasik gitarla çalınmış ”Valsa No:5”ten tutun ritmik ”Se Depender de Mim” gibi parçalara albümde Pinheiro’nun özenkli besteciliğini ve enstrüman hakimiyetini görmek mümkün. 2007’de çıkan ”Nova”da ise Pinheiro’nun gitarist Anthony Wilson ile işbirliği yaptığını görüyoruz. Albüm bir João Donato klasiği olan “Café com Pão” ile başlıyor. Bu parçanın melodisini bir duyanın bir daha unutması mümkün değil! Bir ”inter-modülasyon” aşığı olarak iki gitaristin icra ettiği ve Anthony Wilson’ın düzenlemesi olan ”Two Fives”ı tekrar tekrar dinlemekten kendimi alamıyorum. Bana zamanının efsanevi Metheny & Hall dönemlerini hatırlatıyor. Hiçbir şey iki müzisyen arasındaki ”inter-modülasyon”un yerini tutamaz. Hiçbir zaman!
Daha sonra 2010 yılında lider olarak üçüncü albümü olan ”There’s a Storm Inside” piyasaya çıktı. Albüm bossa nova olarak çalınmış ve Pinheiro tarafından yumuşakça söylenmiş bir jazz standardı olan ”Our Love is Here to Stay” ile başlıyor. Dinamik bir samba olan ”Boca de Siri” ise Pinheiro’nun vurucu ve akıcı Brezilya ritmleriyle bezediği besteciliğinin bir örneği. Albümde konuk olan müzisyenler arasında vokalist Diane Reeves ve ”Yellowjacket’s”tan tanıdığımız Bob Mintzer yer alıyor. Diane Reeves derin ve karakteristik sesiyle albüme de adını veren ”There’s a Storm Inside” için en iyi isim. ”Flor de Fogo”da Bob Mintzer’ın girişi ve solosu kesinlikle kaçırılmamalı. Bir diğer güzel ballad olan ”A Sul de Teu Olhar”da vokalde Luciana Alves yer alıyor. Bu parça bana Brezilya müziğini özetliyor: Her zaman umut dolu ama aynı zamanda melankolik. Stevie Wonder parçası ”As” vokalde Dianne Reeves’in ve saksofonda Bob Mintzer’ın olduğu bir diğer sürpriz.
2012’de Brezilyalı piyanist ve besteci Andre Mehmari, Chico Pinheiro ve Sergio Santos’un bir araya geldiği ”Triz” piyasaya çıktı. Yine güzel bestelerin olduğu başarılı bir albüm. ”Arabesca”nın akılda kalan melodisi sizin de favoriniz olabilir zira ilk dinlediğimden beri aklımdan çıkmıyor. Andre Mehmari’yi vokalde dinlediğimiz bir diğer parça da ”Tresbosdante”. Yeri geldiğinde bandoneon ve klarnet ile müzikal olarak zenginleştirilmiş bir albüm olan ”Triz”de Brezilya’nın en iyi birkaç müzisyenini duymak mümkün. Brezilya ilgili en sevdiğim şeylerden biri olan tüm müzisyenlerin şarkı söyleyebilmesi, enstrüman çalabilmesi, ıslık çalıp alkışlarla çalınan parçanın içinde olması. Bunu yaparken de çok doğal ve hakkını vererek yapıyorlar.
Ve son olarak Ocak 2017’de Chico Pinheiro uzun süredir dost olduğu müzisyenlerle ”The Reunion Project” ile ”Varanda” isimli albümü çıkardı. Jerome Kern’e ait 5/4’lük ”Yesterdays” dışında tüm besteler albümde yer alan sanatçılara ait. Çağdaş Brezilyalı müzisyenlerin bazılarının yer aldığı çok enerjik bir albüm ”Varande”. Eğer Pinheiro’nun müziğini uzun süredir dinliyorsanız sürekli ileride ne yapacağını, bir sonraki albümde bizi nasıl şaşırtacağını merak edersiniz. Ancak şimdilik ”Varanda”yı ve Chicho Pinheiro’yu daha yakından tanıyalım.

Chico Pinheiro (Photo: Julye Jacomel)
Tiago Costa, Edu Ribeiro ve Bruno Migotto ile uzun süredir çalıştığını biliyorum. Peki bir araya gelip bu ortak çalışma fikri nasıl ortaya çıktı?
Esasen benim sürekli beraber çaldığım dörtlü bu. Son üç-dört yıldır bu grupla turneler yapıp konserler veriyorum. Uzun zamandır yoldayız, uzun zamandır da dostuz. Ancak hepimizin bir projenin lideri olması fikri bir dostumuzdan çıktı. Uzun süredir ABD’de yaşayan arkadaşım Felipe Salles 2015 yılında beni arayıp bu projenin fikrini ortaya attı. Her ne kadar birbirimizi uzun süredir tanısak da ”Varanda”ya kadar hiç beraber stüdyoya girip kayıt yapmamıştık. Uzun süreli bir dostluğu mühürlemek gibi oldu. Bunu da olabilecek en doğal ve keyifli şekilde yaptık, beraber müzik yaparak.
Parçaları nasıl seçtiniz?
Tüm müzisyenleri ayrıca besteci olarak da ön plana çıkarmak istedik. Dolayısıyla yaptığımız şey herkesin elindeki besteleri toplayıp bunların arasından bütün bir hikayeyi anlatacak olan, bir hikayenin parçası olacak olanları seçtik. Benim için bir albümü albüm yapan da budur. Ve tabi ki bu süreçte tempo, hissiyat, tonalite, uzunluk gibi bir repertuarı yaratmada etkili olacak herşeyi göz önünde bulundurduk. Ayrıca ”Sinuosa”, ”Varanda” ve ”Reunion” gibi parçalar ise bu albüm için yazıldı.
Kayıt süreci nasıl geçti?
Hızlı ama rahat bir ortamda geçti. Birbirimizi uzun süredir tanıdığımız ve çoğumuz beraber uzun süredir çaldığı için parçaların büyük bir kısmı bir veya iki defa çalındı. Mükemmel müzisyenlerle stüdyoda kayıt yapmak harika, hele bir de beraber vakit geçirmekten keyif aldığınız, sizin için önemli olan insanlarsa bu çok daha büyük bir keyif. Bu durum bence müzikte kesinlikle bir fark yarattı, fazladan sinerji kattı.
Uzun süredir New York’ta yaşıyorsun. New York’ta müzisyen olarak yaşamı biraz anlatabilir misin?
Eğlenceli, gergin, yoğun, yorucu ama aynı zamanda da eğlenceli. New York farklı dönemlerden değişik sanat formlarının icra edildiği, her gün farklı bir yerde müzik dinleyip çalacağınız ve tüm bunların çok spontane bir şekilde gerçekleştiği, dünyanın heryerinden gelen mükemmel müzisyenlerin buluştuğu bir şehir. Her ne kadar Sap Paulo’daki hayatımdan şikayetçi olmasam da, aklımın bir köşesinde hep New York’a gelmek vardı ve bunun benim için bu noktada ilginç bir karar olacağını düşündüm. Tüm bunların yanında New York size her gün yeni bir mücadele sunuyor. Bu da sizi sürekli ilerleme konusunda zorluyor. New York’un bu dinamik, hareketli yapısını çok seviyorum.
Sürekli turlayan, ders veren, seyahat eden yoğun bir müzisyensin. Rahatlayıp yeni beste yapacak zamanı nasıl buluyorsun?
Zorlayıcı bir durum ancak turda değilken bir rutin oturtup bir ya da iki haftada bir yeni bir beste yazmaya çalışıyorum. Genellikle yolda değilken yazmak benim için daha kolay oluyor. Şansıma yaşadığım yer her ne kadar Time Square’den on iki dakika uzaklıkta olsa yaşadığım mahalle oldukça sessiz bir yer, ki bu New York için bayağı zor bulunan bir durum.
İleride lideri olduğun yeni bir albüm olacak mı?
Kesinlikle! Elimde kaydedilmemiş birçok beste, düzenleme var ve bunları insanlara sunmak için heyecanla bekliyorum! Büyük ihtimalle sonbaharda stüdyoya girilir, göreceğiz.
Bu günler neleri dinliyorsun?
Sürekli müzik dinleyen biri olarak hangi sanatçıları dinlediğimi sıralamak zor olsa da son dönemde 70’lerin Brezilya müziğini tekrar dinlemeye başladım. Gilberto Gil’in klasikleşmiş albümleri ”Refavela” ve ”Refazenda”, Caetano Veloso’nun ”Cinema Transcendental” albümü, Jobim’in ”Matita Perê” albümleri aklıma ilk gelenler. Diğer taraftan Dhafer Youssef, Chris Thile, Bill Frisel, Tigran Hamasyan, Jacob Collier, Arnold Schoenberg’s Pelleas un Melisande, Joe Henderson’un ilk dönem albümleri de bu aralar dinlediklerim arasında.
Brezilya kökenli bir jazz müzisyeni olamanın artıları ve eksileri neler?
Bunu daha önce hiç düşünmemiştim ancak MBP (Popüler Brezilya Müziği) zengin armonilere sahip bir büzik. Dolayısı ile biz de jazz gibi armonileri seviyoruz. Brezilyalılar da (Türkler gibi) ritmler söz konusu olduğunda zengin bir yelpazeye sahip. Jazz da böyle. Ve tüm bunların üstünde ise melodiler yer alıyor. Brezilyalıar detaylı ve güzel melodileri çok sever, bu da jazz ile ortak. Bir melodinin detaylı, numararlı olan bir yanının olması lirik tarafının olmaması anlamına gelmiyor, aynısı tam zıttı için de geçerli. Bu açıdan baktığımız zaman hem Brezilya müziği hem de jazz’ın ortak özelliği zor ama lirik melodileri kendilerine has bir şekilde bir araya getirmeleri. İlk jazz dinlemeye başladığımda kafamda ve kalbimde sanki Brezilya müziğinin uzak bir kuzenini dinliyormuş gibi hissetmiştim. Neyse, her ne kadar özlerinde birbirlerinden uzak gibi görünseler de yine de ortak bir çok özellikleri var. Bu da birinden diğerine geçişi benim için kolaylaştırıyor. Diğer taraftan, aklıma gelen eksi bir yön yok şu an. Belki bir sonraki röportajda cevaplarım!










