Gitarist, besteci, aranjör, prodüktör ve doğaçlamacı Şevket Akıncı’nın kendi ismini taşıyan grubu ve çağdaş müzik topluluğu Hezarfen Ensemble ile kaydettiği “Escher Chronicles-Escher Günlükleri” albümü uzun süren bir bekleyişin ardından A.K. Müzik tarafından yayımlandı. Dünyanın en çok hayret uyandıran sanatçılarından biri olan, Hollandalı ressam ve grafiker Maurits Cornelis Escher mimari, perspektif ve imkansiz alanlar üzerine çalışmalarıyla tanınıyor.
Şevket Akıncı ile yaptığımız, 16 Haziran 2017 tarihinde Hürriyet Kitap Sanat ekinde yayınlanan söyleşimizin tam versiyonu siz değerli okurlarımızla paylaşmak istedik.

Escher’in yapıtlarında sürekli bir değişim ve gelişim olduğunu düşününce seni cezbetmesi kaçınılmaz. Bu projeye ne zaman nasıl karar verdin?
Bundan beş sene önce piyanist-besteci arkadaşım Elif Bleda’nın teşvikiyle bu albüme başladım. Ortada Escher’le ilgili bir şey yoktu henüz, Gavin Bryars, Steve Reich, Heiner Goebbels, Fred Frith ve yoğun olarak Berio gibi bestecileri dinlediğim bir dönemde ensemble müziği yapmak isteği vardı. Ve Özgür doğaçlamanın “sınırlarından” sıkılmıştım. Özgür doğaçlamanın türsel tınısını varolan başka formlara da enjekte edebileceğim bir müzik duymak istiyordum sanırım. Odamdaki keyboard’la bir şeyler deniyordum ama çokta memnun değildim çıkan neticeden, çünkü fikirleri tek bir çatı altında toplayacağım bir ana güç yoktu. Derken arkadaşım şair Şevket Kağan Şimşekalp’le Escher’in resimlerine bakıyorduk “abi Escher’in yaptıklarıyla senin bazı fikirlerin benziyor” dedi ve ben de Escher’in eserlerini etüd etmeye başladım. Hakikaten yaptığım bestelerde bir motif bir sonraki motifin hazırlayıcısıydı ve bir sonraki motif bir öncekinden izler taşıyordu. Ritm ve kontrpuan Escher’in çoğu eserinde mevcut. Bende yoğun olarak çalışmaya başladım, Escher’in resimlerini birebir müziğe dökmekteyse, bende bıraktıkları izdüşümlerini müzik yoluyla araştırdım. Elif’in evine gidip demoları kaydetmeye başladık. Sağolsun gerçekten kendisine minnettarım çünkü epey bir vakit ayırdı bana. Çok iyi piyano çalmıyorum ve hiç üşenmeden onca partisyonu piyanoyla çaldı. Evde besteleri yapıyordum sonra bitirdiğimde kapısını çalıyordum. Böyle 4-5 ay geçti. Ve o süre içinde başta eşim olmak üzere ailem de bana çok destek oldu. Büyük bir sabır gösterdiler gerçekten, çünkü yaratıcı süreç insanın inanılmaz egoist olduğu bir süreç. Demolar bitince minnettar olduğum bir diğer insan Amy Salsgiver yardımıma koştu, ve Hezarfen ile buluşturdu beni. Bu üç insan-eşim, Elif ve Amy olmasaydı bu proje gerçekleşmeyecekti… Escher Chronicles’ı yazma isteme nedenlerime gelince, gerçekten bilmiyorum. Sanırım, çoğu müzikal kararlarımda olduğu gibi, seçim önce geliyor nedeni ise sonra. Kültürü sorguladığım bir dönemde ortaya çıkan bir ürün oldu. Çünkü kültürü tanımlamak için Batı dışındaki kültürlere hiç bakmamışım. Bazı Afrika dillerinde sanat yerine oyun kelimesi vardır. Ve Escher’in yapıtlarındaki ikilik, paradoks, metamorfoz, karşıtlıkların birleşmesi vs. gibi kavramlarla karşılaştığımda müthiş bir oyunun şifrelerini çözmeye çalışıyorum hissine kapıldım. Beslendiğim bir diğer kültür ise Hint kültürüydü, özellikle zamanı nasıl algıladıkları. Batılılar için zaman başlangıcı ve sonu olan bir düz çizgi iken, Hindular zamanı bir daire olarak görürler. Escher de zamanı resmedebilen ender sanatçılardan biri benim açımdan. Ve resmettiği zaman dairesel bir zaman. Sanırım beni en çok cezbeden buydu.
İstanpool projesinde üç Türkiyeli müzisyenin yanında üç Hollandalı da var. Onlarla çalmanın ve Hollanda’nın kentlerinde bu ekiple konser vermenin Escher’e kaptırmanda etkisi oldu mu?
Hollanda gibi bir mucize devlet toprağı yok ve üstelik de İspanyollardan kurtulduktan sonra baştaki prens de kukla prens gibi bir şey. Yani her şehrin kendine göre bir gücü var ve bütün kararlar demokratik bir şekilde alınıyor. Hem demokrasiyi hem hem deniz aşırı bir imparatorluğu kurmayı beceren bir millet. O bakımdan İngilizlerden önce Hindistan ticaretini ele geçirmesi arkasından baharatın kaynağı olan Endonezya ve civar ülkeleri işgal etmesi ilginç. Yani dünyada Hollanda’yla mukayese edilecek devlet çok az. Bunu nasıl yaptılar? Tamamiyle insanlarının hür iradesi ve çalışkanlığıyla alakalı, çünkü arkalarında hiç bir şey yok, hiç bir güç yok sadece kendi zekaları kendi güçleri kendi becerileri var. Diğer milletler savaşırken Hollandalılar kendilerini ticarete veriyor. Bugün bile Hollanda gibi bir ülke tarımda birinci sırada. Escher gibi birinin bu topraklarda çıkması ilginç. Elbette ki bir sanatçıyı var eden bir devlet değildir. Çoğu ülkede devletlere rağmen varolmuştur sanatçılar. Ama Hollandalı’ların demokrasi geleneği, çalışkanlığı ve özellikle resim sanatında zengin bir tarihe sahip olması Escher’i avantajlı bir konuma sokmuştur.
Escher’in görece ünlü yapıtları Escher Chronicles albümünde karşılıklarını müzikler bulmuş. “Metamorfoz”, “Döngü”, “Atlılar”, “Yassı Solucanlar”, “Karşılaşma” gibi. Bu parçalarda dinleyicinin kendi modalitesini ve metrik bölümlemesini yaratabileceğini söylüyorsun. Bunu yaratacak ritmik ve metrik belirsizliği daha basit biçimde nasıl açıklarsın?
Escher’in resimlerini müziğe dökmek kolay. Kendisi de müzik duyduğunu söyleşilerde konferanslarda defalarca dile getirmiştir. Örneğin “Metamorfoz”a yatay bir şekilde baktığımızda belli bir “pulse” görüyoruz. İçiçe geçen figürler olduğu için ölçü çizgisini kaldırabiliriz. Yani mesela 4/4 lük bir ölçünün ardından 5/4’lük bir ölçü gelebilir. Metrik modülasyon diye basit bir teknik kullandım, yani tartımla sürekli değişiyor. Bu da ölçünün ilk vuruşu olan ‘1’in kaybolmasına sebep oluyor. Bu düzene polimetrik düzen diyoruz. Kişi kendi ‘1’ini istediği yere koyabilir. Yani göreceliliğine açık bir durum. Yeni bir şey değil. Stravinsky’den beri çok popüler bir kompozisyon tekniği. Ama “Metamorfoz”a dikey baktığımızda işler o zaman ilginçleşiyor. Farklı tartımlarda melodik çizgilerin aynı anda çalınmasıyla, sadece tarımdaki “1” yok olmuyor, melodik motiflerin aynı anda çalınmasıyla oluşan armoni de karar sesi’nden kurtulmuş oluyor. Yani oluşan tesadüfi armonide hiç bir akor sonra gelen akorun hazırlayıcısı değil. “Escherian” diye adlandırdığımız yapıtlardan çok önce Escher bir manzara ressamıydı. Madem bir Escher günlüğü tutuyorum o eserlerden bazılarını da ele almak istedim. O resimlerde de bir tuhaflık var çünkü bir ressamın resmedemeyeceği açılara konumlandırıyor kendini.

Şevket Akıncı & Hazerfen Chronicles (Photo: A.K. Müzik)
Bir tarafta “Eight Heads” var, Mezzosoprano Berna Anıl seslendiriyor, minimalistik ve rock ve jazz unsurları eklenmiş, bir tarafta Hezarfen’in seslendirdiği empresyonist parçalar var. Escher’in yapıtlarını zihninde kategorik olarak nasıl ayrıştırdın ve müzikteki karşılıklarıyla ne şekilde bağdaştırdın?
Escher’i kategorize etmek zor çünkü tamamen kendi akımını oluşturmuş bir sanatçı, ne dışavurumcu, ne kübist, ne sürrealist. Ben de bu “kategori dışı” sanatçıya saygımdan kategorilere sıkıştırmamaya çalıştım kendimi. Bunu ne kadar başarabildim bilmiyorum..
Escher’in en ünlü yapıtı “Babil Kulesi”ne ayrı bir parantez açalım. “Hikayeye göre vaktiyle tek bir dil konuşan birleşmiş insanlık cennete ulaşacak yükseklikte bir kule inşa etmeye karar verir. Bunun saygısızlık olduğunu düşünen Tanrı insanların dillerini karıştırır ki birbirlerini artık anlayamasınlar”. Şevket de bu albümde sampling ve ses işlemelerle bunu müziğe dönüştürür. Bu parçayı yapısal olarak nasıl özetlersin?
İyi ki Tanrı insanlara kızarak onları çok dilli yapmış! Bu sayede herkesin ayrı bir duygu ve düşünce yansıtması ortaya çıkmış ve bunun sonucu bir ahenk doğmuş. Eğer tek dilde kalsaydı hayatımız tekdüze olurdu. Bu resimde beni etkileyen bir diğer şey ise Tanrı’nın bakış açısından çizilmesi – bir insan o yükseklikten resmedemeyeceğine göre- yani Tanrı alay ediyor insanlıkla, kendini Tanrı’nın yerine koyarak Escher de alay ediyor.
Douglas Hofstadter’in “Godel Escher Bach” kitabı pek kolay olmamakla birlikte yine de olumlu anlamda enteresan bir bilinirliği vardır. Sen mutlaka okumuşsundur da parçaları tasarlama sürecinde etkisi veya yol göstericiliği oldu mu?
Matematiğim zayıf herhalde Gödel’i anlamakta zorlandım doğrusunu istersen. İşin ilginç tarafı Escher’in matematiği de zayıfmış. Gerçekten inanmak güç buna. Bach ile ilişki ise çok net benim açımdan. Bu albümü yaparken yol göstericilerimden biri Bach oldu. Füg Sanatı’nın güncelliğini koruduğuna inanıyorum. Nasıl eski eserlerin anlamı daha yeni eserlerin ışığı altında değişiyorsa, Steve Reich mesela onu güncel bir hale getirdi. Kontrpuan ve ritmin ön planda olduğu Füg sanatını Ligeti’nin piyano etüdlerinde de duyabiliriz. Duke Ellington’da da, Fred Frith’in gitar quartet’inde de, King Crimson’da da Meshuggah’da da. Çok teoriye girmek istemem ama matematik olmadan bu tarz besteler yapmak zor.
Sence bu albümü minimal müzik ve serbest doğaçlama dinleyicisi olup seni zaten takip edenler dışında kimler dinler, dinlese iyi eder?
Bu albüm şu ana kadar hiç bir klasik müzik dergisinde yer almadı demek ki tam klasik müzik değil, hiç bir jazz dergisinde yer almadı demek ki tam jazz değil, rock dergileri de ilgi göstermedi pek, e rock da değil. Açıkçası ben bile tanımlamakta zorluk çekiyorum. Ama şu var: Benim babam müzik açısından tutucu birisidir. Bugüne kadar hiç bir yaptığımı beğenmedi. Bu son albüm hariç. Lafını sakınmaz ve çok acımasızca eleştiren biridir. O yüzden sevdiğine inanıyorum. Babamı kazandığıma göre birçok yeni dinleyiciyi kazanabilirim diye bir umut ediyorum. Şu ana kadar müzisyen çevremden olumlu tepkiler aldım. Eleştirilecek yönleri elbette var, ama daha yolun başında sayılırım.
Bu albümü kime ithaf ediyorsun?
Albüm çoksesliliği övüyor. Yani dolaylı olarak demokrasiyi. Tek sese karşı çoksesliliği. Daha anarşist bir etik uğruna mücadele vermiş Gezi ruhuna ithaf ediyorum albümü.










