Anneniz ve ailesi Bulgaristan’ın Deliorman bölgesinden, babanız ve ailesi ise Gümüşhane kökenli. Müziğinizde güçlü biçimde hissedilen “Anadolu-Balkan” sentezinin sırrı, bu aile mirasında mı saklı?
Evet, hiç kuşkusuz öyle. Daha çocuk yaşlardan itibaren evin içinde hem Anadolu kültürünün hem de Balkan kültürünün son derece canlı biçimde yaşandığı bir ortamda büyüdüm. Bu elbette sadece müzikle sınırlı bir şey değildi; evde pişen yemekten konuşulan dile, gündelik hayatın akışından hafızaya taşınan hikâyelere kadar her şeye sinmiş bir kültürel çoğulluktan söz ediyorum. Bunun bir diğer önemli boyutu da anne ve babamın profesyonel hayatlarının halk dansları ve halk bilimiyle doğrudan ilişkili olmasıydı tabii.
Dolayısıyla benim büyüdüğüm ev, yalnızca aileden gelen kültürel mirasın taşındığı bir yer değil, aynı zamanda kültürel belleğin gündelik olarak yaşandığı ve sürekli yeniden dolaşıma girdiği bir alandı. Sanatsal yönelimlerimin şekillenmesinde bunun oldukça belirleyici bir etkisi olduğunu düşünüyorum. Ancak aslında benim açımdan bu meselenin daha da önemli bir tarafı var: Bu kadar güçlü ve farklı kültürel katmanların içinde büyümüş olmak, müziğe tek bir kimlik üzerinden yaklaşmamamı sağladı. Anadolu-Balkan meselesi benim müziğimde sonradan icat edilmiş bir “sentez” değil; çok erken yaşlardan itibaren yaşadığım, içselleştirdiğim ve zamanla kendi sanatsal dilime dönüştürdüğüm doğal bir gerçeklik.
Henüz 15 yaşında İTÜ Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’na kabul edilmeniz, kariyerinizin önemli dönüm noktalarından biri. O yaşta kaval sizin için ne ifade ediyordu; bu çalgıyla kurduğunuz bağ nasıl şekillenmişti?
Anadolu ve Balkanlar’a baktığınızda, bu iki coğrafyanın ortak müzikal kültüründe ve belleğinde çok özel bir yere sahip tek bir nefesli çalgıdan söz edebiliriz, kaval! Organolojik olarak birbirine yakın başka çalgılar elbette var; fakat neredeyse hiç değişmeden, iki coğrafyada da son derece benzer biçimde ve işlevde varlığını sürdüren tek ortak nefesli çalgı kaval.
Evin içinde çalan müziklerde bir yanda Bulgaristan’ın Trakya ve Istıranca bölgeleriyle özdeşleşen kaval ezgilerini, Bulgarcada “bavna melodiya” diye ifade ettiğimiz ifade biçimlerini dinlerken; öte yanda ise aynı çalgının Anadolu halk müziği geleneği içinde birbirinden çok farklı icra biçimleriyle var olduğuna tanıklık ediyordum. Henüz 15 yaşımda İTÜ TMDK lise devresine kabul edildiğimde çalgı tercihimi yaparken bu bellek belirleyici oldu. O yaştaki Batuhan için kaval yalnızca bir çalgı değil; tanıdık bir sesin, birbirine yakın ama farklı kültürlerde nasıl başka biçimlerde yaşamını sürdürebildiğini gösteren çok güçlü bir ifade alanıydı.
Eğitim yolculuğunuz İstanbul’dan Filibe’ye uzanıyor. Bulgaristan’daki akademik çalışmalarınız ve oradaki kaval eğitimi, hem teknik gelişiminizi hem de müziğe bakışınızı ruhsal ve estetik olarak nasıl şekillendirdi?
Kaval çalgısıyla ilk temasım İstanbul’da başladı ancak müzik yolculuğumun bir noktada Bulgaristan’a uzanması çok da beklenmedik bir şey değildi. Bulgaristan’da kaval eğitimi, belli bir tarihsel sürecin sonucunda oluşmuş çok güçlü bir birikime dayanıyor. Çalgının eğitimi, repertuvarı ve metodolojisi son derece sistemli ve kurumsal bir zeminde gelişmiş durumda.
Benim Filibe’ye (Plovdiv) yönelmemin en önemli nedeni de tam olarak buydu. Academy of Music, Dance and Fine Arts “Prof. Asen Diamandiev”, bölgeden pek çok büyük sanatçının yetiştiği çok güçlü bir okul. Teknik anlamda bana en büyük katkısı, çalgıya dair pek çok meseleyi sezgisel düzeyden çıkarıp bilinçli ve metodolojik bir zemine taşıması oldu. Ruhsal tarafına gelince; çocukluğumdan itibaren evin içinde duyduğum o kültürel dünyayı ilk kez gündelik şehir hayatı içinde, doğrudan yaşayarak deneyimleme imkânı buldum. Filibe dönemi sanatsal kimliğimin en önemli eşiklerinden biriydi.
Bulgar kaval tekniği ile Anadolu’daki kaval icra geleneği arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz? Bu iki ekolün kesişme noktası sizce neresi?
Açık konuşmak gerekirse, Bulgar kaval tekniğiyle Anadolu’daki kaval icra geleneği arasında sanıldığı kadar büyük bir benzerlik yok. Hatta bence bu iki ekolün çok net biçimde kesiştiği alanlar oldukça sınırlı. Zaten benim meselem hiçbir zaman bu iki ekol arasında bir köprü kurmak olmadı. Bunun yerine, Bulgaristan’da edindiğim teknik birikimi; Anadolu halk müziği geleneği içindeki mikrotonal yapıyı ve ifade dünyasını kendi müzikal hafızam içinde birlikte düşünmeye çalıştım.
Dolayısıyla benim için asıl mesele iki ekolü birleştirmek değil, her ikisinden de beslenerek kendime özgü bir ses evreni kurabilmekti. Kendime ait bir doğaçlama dili geliştirebilmekti. Geleneklerin taşıdığı imkânları içselleştirip onları bugünün müzikal düşüncesi içinde yeniden üretebilmenin daha anlamlı olduğuna inandım. Bu yaklaşım zaten doğrudan projelerime de yansıdı.

Batuhan Aydın (Photo: Engin Albayrak)
Dünya çapında verdiğiniz atölye çalışmaları ve ustalık sınıflarıyla kavalın “küresel bir elçisi” olarak görülüyorsunuz. Bu çerçevede, yurt dışındaki öğrencilerin ve katılımcıların kavala yaklaşımını nasıl gözlemliyorsunuz?
Müzik üretiminden fırsat buldukça bu davetlere katılmaya çalışıyorum çünkü aynı zamanda bir etnomüzikoloğum. Yurt dışındaki öğrencilerin ve katılımcıların kavala yaklaşımına gelince; oldukça büyük ve samimi bir ilgiyle karşılaştığımı söyleyebilirim. Hatta Türkiye dışındaki etkinliklerde katılımın çoğu zaman ülkemizdeki benzer çalışmalara kıyasla daha yüksek olduğunu gözlemliyorum. Dünyanın çok farklı yerlerinden bu çalgıya ilgi duyan çok sayıda insanla karşılaşmak hem sevindirici hem de düşündürücü bir durum.
Kavalın jazz ile buluşması, iki farklı doğaçlama geleneğinin ortak bir ifade alanında buluşması gibi düşünülebilir mi? Geleneksel ezgileri modern bir yapı içinde yorumlarken, kavalın kendine özgü sesini ve karakterini muhafaza etmek için nelere dikkat ediyorsunuz?
Açıkçası ben bu meseleyi katman katman ayırarak düşünmüyorum. Bir tarafta kavalın geleneksel bir tınısı var, öte tarafta bir jazz dili var gibi bir yerden bakmıyorum. Kavalın kendine özgü geleneksel tınısını muhafaza etmek gibi bir kaygım da hiç olmadı. Benim için burada daha çok tını karakterinin doğallığı ön plana çıkıyor. Kaval, yıllar içinde benim için bu çalgıyı modern bir düşünceyle yeniden tanımlayabildiğim bir araca dönüştü. Dolayısıyla ortaya çıkan şey, planlanmış bir birleşimden çok, zaman içinde doğal olarak oluşmuş kişisel bir ifade alanı.
Kurucusu olduğunuz KAPIKO’nun Nova albümü, 2022’de yılın en iyi jazz albümleri listelerinde yer aldı. Bu proje özelinde, kavalın modern türler içindeki yerini ve işlevini nasıl tanımlarsınız?
Nova’ya gösterilen bu ilgi, aslında uzun yıllardır üzerinde ısrarla çalıştığımız bir müzikal yaklaşımın karşılık bulduğunu gösteriyor. KAPIKO benim hayatımda özel bir yere sahip çünkü kaval çalgısıyla ortaya koymak istediğim vizyonu ilk kez gerçek anlamda sınayabildiğim alan oldu.
Burada önemli olan şu: Bir çalgının bir müziğin içine sonradan eklenmesiyle, o müziğin baştan itibaren o çalgının doğası etrafında kurgulanması arasında çok büyük bir fark var. KAPIKO’nun müziğinde kaval folklorik bir renk ya da egzotik bir unsur değil; müziğin merkezinde duran ve yönünü tayin eden ana sestir. Kaval, organolojik yapısı itibarıyla pek çok modern müzik türünü icra etmeye son derece elverişli. Mesele, ona nasıl bir estetik alan açtığınızla ilgili.
Kavalın efsanevi ismi Theodosii Spassov ile yollarınız nasıl kesişti? Birlikte yürüttüğünüz “Chifte Kaval” projesinin çıkış noktasındaki “iki çobanın dostluğu” hikâyesi, sizin kişisel dostluğunuzla nasıl örtüşüyor?
Theodosii Spassov, bugün “modern kaval” diye bir kavramdan söz edebiliyorsak bunun en temel sebeplerinden biridir. Yollarımız ben henüz Bulgaristan’da öğrenciyken kesişti. Zamanla ilişkimiz sahici bir dostluğa, hatta bir baba-oğul yakınlığına dönüştü. Aramızda otuz yıllık bir fark var ama aynı çalgının hikâyesinde birbirine çok derin saygı duyan iki insan olarak özel bir bağ kurduk.
“Chifte Kaval” projesi de bu dostluğun içinden doğdu. İsmi, iki çobanın dostluklarını pekiştirmek için aynı ağacın gövdesinden yaptığı ikiz kavalların destanından geliyor. Bu hikâye bizim dostluğumuzla da örtüşüyor çünkü burada mesele iki solistin karşı karşıya gelmesi değil; iki sesin, iki hafızanın ve iki dostun müzik içinde buluşabilmesi.
Homewards albümünün ortaya çıkış hikâyesinden biraz bahsedebilir misiniz? Kavalın ifade alanını ve düzenlemelerde öne çıkan mikrotonal armoni fikrini belirleyen yaklaşım nasıl ortaya çıktı?
24 Nisan 2026 tarihinde yayımlanan Homewards, yeni projem Batuhan Aydın Folk Quartet’in çıkış albümü. “Yuva” diyebileceğim manevi mekânla kurduğum bağı müziğim üzerinden ifade etme isteği projenin çıkış noktası oldu.
Kontrbasta Kağan Yıldız, davulda Ediz Hafızoğlu ve piyanoda Nikolaus Grill yer alıyor. Düzenlemeleri üstlenen Nikolaus, mikrotonal armoni konseptini ortaya atarak albümün çerçevesini belirleyen en önemli katkıyı sundu. Ayrıca partnerim sevgili Jülide Özçelik’in varlığı, albümün duygusal ve edebi dünyasını taşıyan en önemli unsurlardan biri oldu. Jülide, Türk jazz’ı için gerçekten çok özel bir ses.
“Yuva” kavramı sizin için ne ifade ediyor? Bu kavram, Homewards albümü için seçtiğiniz geleneksel ezgilerin hikâyesiyle nasıl bir ilişki kuruyor?
Benim için “yuva”, fiziksel bir mekândan ziyade, insanın içinde taşıdığı ve bir ezginin çağrışımıyla yeniden hatırladığı çok katmanlı bir duygu alanı. Bu duygu bende karşılığını Anadolu ve Rumeli hattında buluyor. Homewards adı da buradan geliyor: eve doğru, yuvaya doğru bir yolculuk. Seçtiğimiz ezgiler de bu manevi alanla hikâyesi olan anlatılar. Örneğin albümdeki Karadır Kaşların türküsü, anneannemin beni çocukken uyutmak için mırıldandığı türküdür. Dolayısıyla repertuvar, o duygusal alanla bağı olan ezgiler üzerinden şekillendi.

Batuhan Aydın (Photo: Murteza Elham)
Jülide Özçelik ile yollarınız nasıl kesişti ve birlikte çalışma fikri nasıl ortaya çıktı?
Jülide Özçelik’i yıllardır büyük bir keyifle dinlemişimdir. Yollarımız yıllar önce kendisinin benim bir konserime dinleyici olarak gelmesiyle kesişti. Batuhan Aydın Folk Quartet projesini kurgularken, albümün vokalli olmasına karar verdiğim an aklımda yalnızca Jülide’nin adı vardı. Böyle bir albümü ancak onunla hayal edebilirdim.
Ara Dinkjian, Nils Petter Molvær ve Cenk Erdoğan gibi değerli isimlerle çalışmak, Homewards albümünde nasıl bir sinerji yarattı?
Bu isimlerin her biri benzersiz müzik dünyaları olan sanatçılar. Onların albüme sunduğu katkılar, Homewards’ın ses dünyasını tamamlayan ve onu başka bir boyuta taşıyan dokunuşlar oldu. Fikrimle kendilerine gittiğimde büyük bir motivasyonla yer almayı kabul etmeleri benim için çok kıymetliydi.
Homewards albümünün mastering süreci Viyana’da tamamlandı, Avrupa lansman konseri de orada gerçekleşecek. Bu projenin yurt dışı hedeflerini nasıl tanımlarsınız?
Mastering sürecinde Christoph Stickel ile çalıştık; kendisi uluslararası ölçekte büyük saygınlık kazanmış bir isim. Mixing sürecini ise Berk Kula üstlendi. Avrupa lansman konserimiz 8 Mayıs 2026 Cuma akşamı Viyana’daki Wiener Metropol sahnesinde gerçekleşecek. Viyana’nın müzik tarihi bakımından özel bir yerinin olması bu lansmanı daha anlamlı kıldı. Hedefimiz, müziğimizi hem ülkemizde hem de dünyanın farklı şehirlerinde dinleyicilerimizle buluşturmaya devam etmek.
Homewards albümünün kapağı da en az müziği kadar dikkat çekici. Bu görsel dünyanın albümün ruhuyla kurduğu ilişkiyi nasıl anlatırsınız?
Kapak görseli için çağdaş resim sanatının önemli isimlerinden Beyza Boynudelik ile çalıştık. Beyza, albümün ruhundan yola çıkarak tuval üzerine yirmiye yakın eser üretti. “Blue B” adını verdiği görselle karşılaştığım anda onun albüm kapağı olması gerektiğini hissettim. Beyza da aynı fikirdeydi. Bu görselin albümün ruhuyla doğrudan ilişki kurabilen son derece güçlü bir iş olduğunu düşünüyorum.
Avrupa’da pek çok akademisyen ve sanatçı sizi “modern kavalın öncüsü” olarak nitelendiriyor. Bu uluslararası takdir, bir sanatçı olarak üretkenliğinizi nasıl etkiliyor?
Bu tamamen onların teveccühü. Üretkenliğimle ilgili şunu söyleyebilirim: Müziğimi yaratırken temel motivasyonum hiçbir zaman takdir görmek olmadı. Ben müziğimi inşa etmeye başladığım dönemde de bugün de aynı inançla hareket ediyorum. Elbette böylesine kıymetli isimler tarafından güzel sözlerle anılmak mutluluk veriyor ancak yaptığım işi yapmamın asıl sebebi, bu yola duyduğum sarsılmaz bağlılıktır.








