Geçtiğimiz haftalarda, başlamadan önce, 15.Porta-Jazz Festivali heyecanımı paylaşmıştım. Şimdi de üzerinden daha fazla zaman geçmeden, müzik dolu üç harika günün birbirinden güzel anı ve izlenimini aktarmak üzere karşınıza gelmiş bulunuyorum.
Porto’nun jazz dünyasındaki en önemli etkinliği olan Porta-Jazz Festivali, 28 Ocak’ta Maus Habitos’ta Lukraak, 30 Ocak’ta Espaço Porta-Jazz’da “Bushido-O Caminho do Guerreiro” konserleri ve jam session ile başlamış olsa da resmi açılışını 31 Ocak’ta yaptı ve 2 Şubat Pazar günü Teatro Rivoli’de sona erdi. Bu seneki manifestosunda belirtildiği üzere “zamana karşı ama zamanın lehine” bir etkinlikti ve sadece organizasyon ekibi ve sanatçılar açısından değil; izleyicilerden çok yüksek kondisyon talep ediyordu. Çünkü üç gün boyunca 14 konser, bir ustalık sınıfı, üç jam session, bir dans etkinliği, anlık bir koro, bir DJ seti ve sabah aktiviteleri gibi yoğun bir programa iştirak edebilmek açıkçası her babayiğidin harcı değil! Ama yine tıpkı festivalin “Zamanın lehine” vurgusu gibi orada bulunduğumuz süre zarfından zamanı müzik inşa ediyordu ve bizler “şimdi ve burada” olabilmeyi seçmiştik, oysaki günümüzde bunu başarabilmek kolay değil, biliyorsunuz. Bu arada 15. Porta-Jazz Festivali kapsayıcılığı açısından da muazzamdı, öyle ki 14 konserin beşi kadın sanatçılar tarafından yönetildi ve bilhassa festivalin rüya gibi geçen kapanış konseri, bu kapsayıcılığın ve müziğin şahikası oldu. Sloven piyanist ve doğaçlamacı, besteci Kaja Draksler, nefis vokalistler Mariana Dionísio, Sofia Sá ve Vera Morais ile birlikte sahne alırken Kaja’nın deyişiyle “hem yerel kahraman hem de uluslararası üne sahip” olağanüstü bir sanatçı olan trompetçi Susana Santos Silva’yı performanslarına konuk ettiler. Susana, kendisine olan hayranlığımı ifade ederken sözcükleri yetersiz bulduğum biri. Ne tekniğine ne ışıldayan yaratıcılığına sözcüklerimle erişebilirim ve kendisini izlerken her seferinde büyüleniyorum.
Sondan başlamış gibi oldum ama başa dönelim. Yani 31 Ocak’a. Festivalin ilk günündeki ilk iki konseri Lizbon’dan Porto’ya doğru, öğleden sonra yola koyulabildiğimiz için kaçırdık maalesef. Festivalin bu seneki organizasyonunda aktif olarak görev alan vokalist Joana Raquel’in “Queda Áscua” projesinde Teresa Costa (flüt), Rafael Santos (klarnet ve gitar), Joaquim Festas (gitar) ve João Fragoso (kontrbas) gibi güçlü isimler yer alıyordu. Festival alanına vardığımızda herkesten övgüyle dinlediğimiz bu konserde Joana Raquel’in yönetimindeki ekip halk müziği, oda müziği ve çağdaş jazz ögelerini birbirine harmanlıyordu. Aynı blokta yer alan ve ne yazık ki kaçırdığımız diğer konser ise yıllar önce Madrid’de izlediğim İspanyol piyanist Augustí Fernández ile geçtiğimiz yıl Porta-Jazz sahnesini yine fetheden Litvanyalı multi-enstrümanist Liudas Mockūnas arasındaki doğaçlama diyaloga dayalıydı. Bilmiyorum bir daha ne zaman ama umarım yakında bu ikiliyi izleyebilirim. Derken zaten akşam oldu ve biz Porto’ya vardık.

Gonçalo Marques, John O’Gallagher, Demian Cabaud (Photo: Eray Aytimur)
Teatro Rivoli’de, festival ekibinden sevgili Mariana Vergueiro tarafından her zamanki gibi sıcacık karşılanıp nicedir görüşmediğimiz dostlarla hızlıca hasret giderdikten sonra sıradaki konsere adeta balıklama atladık. Sahnede ustalardan oluşan bir dörtlü vardı. Ana salonundaki konser programında, Gonçalo Marques (trompet), John O’Gallagher (alto saksofon), Demian Cabaud (kontrbas) ve Jeff Williams’tan (davul) oluşan kadro “Wabi-Sabi” adlı projelerindeki besteleri doğaçlama ile harmanlayarak, solo, duo ve toplu geçişlerle zenginleştirdi. Demian Cabaud’nun her zamanki gibi sahneyi sarmalayan nefis aurası, Jeff Williams’ın davul tekniği, Marques ve O’Gallagher arasındaki müzikal ahenk görülmeye değerdi. Hele Gonçalo Marques’in gözlerini kapatarak yanı başındaki soloyu adeta absorbe edercesine dinlediği anlar pek tatlıydı. Gecenin, aklımı başından alan performansı ise yüzde yüz bir Porta-Jazz projesi olan ve zannımca kolay kolay başka da kimsenin cesaret edemeyeceği “Ursa Maior” idi. Bu konseri hayat içerisinde sevdiğim herkesin izlemesini o kadar isterdim ki. Şoke olmak hiç bu kadar keyif vermemişti. Sahnede üç kontrbas, bir piyano, bir klavye, bir vibrofon, elektronik aletler, altı gitar ve bir sesli metin yer alıyordu. Salon tarafında ise altı üflemeli, altı vokal ve beş perküsyondan oluşan toplamda 30 müzisyen vardı ve her biri, jestlerle yönlendirilen müzikal müdahalelerle, birbiriyle iç içe geçmiş ve farklı türleri bir araya getiren benzersiz bir sentez sundu. Cidden müthişti. Ve müzikle espasın birbirine nasıl katkıda bulunduğuyla ilgili çok iyi bir örnekti bu konser. Anlatması kolay değil gerçekten görmek lazım.
Sonra geldik ikinci yani benim iple çektiğim güne. Çünkü ikinci gün için yüksek beklentilerimi sadece müzik üstüne oluşturmamıştım. Geçen sene aniden beliren ve tat kaçıran rahatsızlığı nedeniyle aramızda olamayan müthiş davulcu, Bezau Beats’in beyni ve Porta-Jazz ailemizin alameti farikalarından sevgili Alfred Vogel’le kavuşma günüydü. “How Noisy Are The Rooms?” projesinde geçen sene Alfred’in sahnesini yine de boş bırakmamak için gelen ve hepimizi kendisine hayran bırakan Almut Kühne, Joke Lanz, Alfred Vogel ile birlikteydik. Ben bu küçük alternatif sahneyi çok seviyorum. Bir çoğumuz yerlere çömelip ağzımız bir karış açık izledik bu performansı. Vokalist Almut Kühne, opera tekniklerinden beatbox’a kadar uzanan inanılmaz bir ses yelpazesine sahip. Turntable ile davul araşındaki köprüleri sesiyle inşa eden Almut sahnede bir kelebeğe benzese de olağanüstü tekniğiyle her şeye dönüşebiliyor. Joke Lanz, turntable’ıyla, sesi anın coşkusuna göre manipüle ederken Alfred Vogel’imiz de plastik ördeğinden, eldivenine, kıtırdattığı zilinden, kick’ine hem tekniği hem de çevikliğiyle sevenlerine derin bir “Oh” çektirdi. Üçünün birbirinden farklı derinlikteki doğaçlamalardaki eş zamanlılığı ise uyumlarına şapka çıkarttırdı.

Almut Kühne (Photo: Eray Aytimur)
Ben günün ikinci konserini anlatarak başladım ama öncesinde Joao Pedro Dias (trompet), Gil Silva (tenor sax), Pedro Molina (kontrbas) ve Gonçalo Riberiro (davul) oluşan “Paira” sahnedeydi. Bu gencecik ve pırıl pırıl dörtlüsü kâh atışan kah birbiri içinde eriyen sololarla dikkate değer ve tertemiz çalınan bir performansla yeni albümleri “Paira”yı tanıttılar.
Aynı gün, Pequeno Auditorio denilen ama aslında gayet de geniş olan küçük sahnede ilk olarak yine genç müzisyenler vardı. Kontrbasçı ve besteci João Próspero’nun “Sopros” projesi, Murakami’nin edebi dünyasından ilham alarak müziğe bambaşka bir boyut kattı. Kendisine gitarda Joaquim Festas, piyanoda -bence Portekiz’in hızla yükselen yıldızlarından- Miguel Meirinhos ve davulda yine Gonçalo Ribeiro vardı. Dörtlü, Prospero’nun yazdığı melodileri tatlı bir hikâyeye dönüştürdü.
Ardından Porta-Jazz’ın kadim ortaklarından İsviçreli AMR ile olan iş birliğini temsilen Emmanuelle Bonnet Quartet sahnedeydi. İyilerdi hoşlardı ancak Emmanuelle Bonnet Quartet’in performansı, festivalin geri kalanına kıyasla bence biraz zayıf kaldı. Emmanuelle Bonnet tatlı sesiyle ekibini zarifçe yönlendirdi ve ekip kusursuz bir icra ortaya koydu ama bu kadar çevik bir festival programında bu konser hoş bir sada olarak ama konsept dışı kaldı.

Jose Soares SOMA (Photo: Eray Aytimur)
İkinci günün akşamında büyük salondaki ilk konser yine çok üstü düzey bir müzik deneyimiydi. Genç yaşına karşın daha şimdiden bir referans olarak görebileceğimiz saksofonist Jose Soares’in “SOMA” projesinden söz ediyorum. Video artist Varvara Tazelaar’ın “az çoktur” anlayışıyla görsellikle buluşturduğu SOMA, piyano ve synth’lerde Jose Diogo Martins, kontrbasta Omer Govreen, davulda Joao Lopes Pererira’dan oluşan kadrosuyla Jose Soares’in benzersiz müziğinin evrilerek daha da üst bir noktaya taşınmasını sağladı. Hem işitsel hem görsel anlamda son yıllarda izlediğim en güzel konserler arasında düşünmeden sayabileceğim bir performans oldu. Guimarães Jazz ve Porta-Jazz arasındaki iş birliğinden doğan bu proje tıpkı öncekiler gibi bir müzisyenin çeşitli disiplinleri birleştirerek bir eser yaratmasına dayalı ve yaratıcı hayal gücü, ses hacmi, müziği ifade etme şekliyle Jose Soares bunun zirvesine çıktı.
Gecenin son konserinde ise Fragoso Quinteto, ikinci albümleri “Canta Derrocada” ile sahnedeydi. Coimbralı genç kontrbasçı ve besteci Joao Fragoso, adeta hislerime tercüman olarak kendisine daha iyi geldiğine inandığı Porto’ya taşındıktan sonra kendisini “Portinho” olarak adlandırmış. Gördüğüm kadarıyla da Porta-Jazz ekibinin adeta joker elemanı olmuş. Elinden her iş gelen ve olmayanı olduran bu genç adamın müziği bu saydığım özelliklerine nazaran oldukça zarif, naif, kırılgan ama tutarlı. Kendisi gibi yetenekli gençlerden oluşan bu beşlide trompette Joao Almeida, tenor saksofonda Albert Cirera, gitarda Joao Carreiro ve davulda Miguel Rodrigues yer alıyor ve bu harika gençlerin her biri hem eşlikçisi hem lideri oldukları projelerde ışıldıyorlar.

Fragoso Quinteto (Photo: Eray Aytimur)
Konserler sonrası her zamanki gibi fuayedeydik. Gece neşeli ve uzundu, jazz gazetecisi Rui Miguel Abreu’nun dans ettiren plaklarının ardından jam session vardı.
Porto ile Lizbon arası her ne kadar sadece üç saat mesafede olsa da biricik hayat arkadaşım Joao ile Porto’ya hemen her gidişimizde sanki ilk ziyaretimizmişçesine merak ve heyecan içinde yolları arşınlıyoruz. Fakat festivalin son gününde, mis gibi havanın da etkisiyle yürüye yürüye ayarımız kaçmış ve sabahtan ikindiye dek o kadar çok yürümüşüz ki, ufak bir istirahat niyetiyle verdiğimiz mola bize günün ilk güzel konserine mal oldu. Böylelikle son günün kaçırdığımız ilk konseri, vibrafonist Duarte Ventura ve gitarist Hugo Ferreira’nın kontbasta Joao Fragoso ve davulda Joao Cardita ile hayata geçirdikleri Godua dörtlüsünün yeni albümleri “Stop”ın lansman konseriydi. İkincisi ise gitarda Joao Carreiro, piyanoda Guilherme Aguiar ve davulda Joao Valinho’dan oluşan minimalist ve deneysel jazz’a dayalı Sonic Tender ekibinindi. Zıpkın gibi, fişek gibi bir konser olmuş. Kendilerini tebrik ediyor, bu seferlik affımızı diliyor ve her iki projenin de sıradaki ilk konserlerini dört gözle bekliyorum.
Ve geliyoruz festivalin son blokuna. Gecenin muhteşem kapanış konserini zaten girişte aktardım. Kaja Draksler ile Porta-Jazz’ın devingen ekiplerinden Ensemble Mutante festivalin en büyüleyici konserini verdi. Draksler, piyanoyu hem geleneksel hem de deneysel yollarla kullandı. Mariana Dionísio, Sofia Sá ve Vera Morais’in vokalleri bazen bir koro gibi, bazen bir enstrüman gibi, bazen de soyut bir ses enstalasyonu gibi yankılandı. Susana Santos Silva’nın trompet solosu, festivalin kapanışına unutulmaz bir dokunuş yaptı.

Ensemble Mutante (Photo: Eray Aytimur)
Onlardan önce ise Demian Cabaud’nun “Arbol Adentro” projesini seslendirmek üzere sahnede bir “all-star” band vardı. Demian’ın derin, dingin, lirik ve hatta satirik bestelerini alto ve soprano saksofonlarda, Porta-Jazz’ın şahane lideri Joao Pedro Brandao, tenor saksofonda Jose Pedro Coelho, ve davulda Marcos Cavaleiro seslendirdi. Çok özel bir besteci ve piyanist olan Grilo ne yazık ki sahnede yer alamadığı için yerini Ricardo Morerira layıkıyla doldurdu. Moreira aslında ‘Baile Swing’ ile after-hours’da çalmak için gelmişti, ancak Demian’ın müziğine güzelce entegre oldu. Kaldı ki sahnedeki adamların hepsi kendi kulvarının zirvesinde, birbirine denk ve yıllar yılı birlikte çalan isimlerdi. Festivalin haliyle unutulmaz konserlerinden biri oldu.
Gece, Yudit Almeida’nın canlı kontrabas performansı, João Ribeiro’nin klasik jazz’ın tüm inceliklerini sergileyen yeteneği ve Ricardo Moreira’nın piyanodaki büyüleyici dokunuşlarıyla çok beklenen ‘Baile Swing’ ile sona erdi. Ses ve ışık ekibi tüm konserlerde kusursuz bir iş çıkardı ve her zamanki gibi Porta Jazz’ın tüm emekçileri, istisnası yok, yaptıkları işin en iyisi olduklarını cümle aleme gösterdi. Porta-Jazz hem müzikal hem sosyal anlamda benim baş tacı festivalim ve bir sonrakine kadar süregiden zamanın en mutlu anılarının mimarı ve mihmandarı. Veda etmeden önce o gece sahneden ve sahne gerisinden bizleri selamlayan tüm ekibe şükran ve sevgilerimle.








