Grammy ödüllü vokalist, piyanist, besteci ve aranjör Nicole Zuraitis, 36. Akbank Caz Festivali’nde sahne almaya hazırlanıyor. Christian McBride ile birlikte hazırladığı “How Love Begins” ile 2024’te ‘En İyi Caz Vokal Albümü Grammy’sini kazanan Zuraitis, Grammy öncesinde de İstanbul’un caz sahnesine yabancı değildi: Nardis Jazz Club’da sahne alan Zuraitis, bu kez 10 Ekim’de Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi’nde Türk dinleyicilerle buluşacak.
Suzan Somalı Sönmez
Nicole Zuraitis için caz, geçmişte bırakılmış bir repertuvar değil; sürekli genişleyen, değişen ve yeni hikâyelerle yeniden yazılan canlı bir dil. Grammy ödüllü sanatçı, ‘Great American Songbook’ mirasını korurken bu mirasa kendi bestelerini, folk, pop, soul ve şiir etkilerini ekleyerek ‘Modern Songbook’ olarak tanımladığı bir müzikal alan yaratıyor. Dolly Parton’ın “Jolene”ini karanlık ve tekinsiz bir caz anlatısına dönüştüren yaklaşımı da, Christian McBride ile hazırladığı ve Grammy kazanan “How Love Begins” albümü de bu anlayışın farklı yansımaları.
Grammy ödülünü kazanmadan önce Nardis Jazz Club’da sahne alan sanatçı, bu kez 36. Akbank Caz Festivali’nin konuklarından biri olarak 10 Ekim’de Zorlu PSM Turkcell Platinum Sahnesi’nde dinleyici karşısına çıkacak. Festivalin cazın tarihsel mirası ile güncel üretimleri aynı programda buluşturan yaklaşımı, Zuraitis’in gelenekle deney arasında kurduğu müzikal bağla da kesişiyor.
Son albümü “The Devil I Knew” ise sanatçının kendi geçmişine, ilişkilerine, arzularına, hatalarına ve sorumluluklarına daha doğrudan baktığı beş bölümlü bir anlatı. Dorothy Parker ve Emily Dickinson’ın şiirlerinden beslenen albüm, Zuraitis’in caz vokalisti kimliğinin ötesinde besteci ve hikâye anlatıcısı olarak açtığı alanı da gösteriyor. Ona göre sanatçının görevi yalnızca müzik üretmek değil; merak etmeye, risk almaya ve dünyayla bağ kurmaya devam etmek.
İstanbul konseri öncesinde Nicole Zuraitis ile Jazz Dergisi için bir söyleşi gerçekleştirdik. Cazı yaşayan ve sürekli dönüşen bir müzik olarak ele alışından Grammy kazanmasının yarattığı içsel değişime, Dan Pugach ile müzikal ve kişisel ortaklığından sanatçı olarak toplumsal sorumluluğuna, şiirin şarkı yazımındaki rolünden İstanbul’da keşfetmek istediği yeni seslere uzanan söyleşimizde, Zuraitis’in müziğe ve hayata bakışını mercek altına aldık.
İstanbul’a hoş geldiniz! 36. Akbank Caz Festivali’nde sahne alıyorsunuz; Akbank Sanat’ta köklü geçmişe sahip, uzun soluklu bir festival. Böylesine ikonik bir festivalde müziğinizi Türk dinleyicilerle buluşturmak size nasıl hissettiriyor?
Çok heyecanlıyım. Gerçekten dinleyen dinleyiciler için çalmayı seviyorum ve böylesine derin bir kültürel geçmişe sahip bir şehre gelmekte özellikle heyecan verici bir şey var. Buradayken her şeyi yemek, her yere yürüyerek gitmek, mümkün olduğunca çok müzik dinlemek ve kültürü içime çekmek istiyorum.
Müzikle seyahat etmenin en güzel yanı, daha aynı dili konuşmaya başlamadan insanlarla iletişim kurabilmeniz. Cazla ilgili en çok sevdiğim şeylerden biri de bu. Hepimiz bir groove’u, bir melodiyi, biraz gerilimi, biraz çözülmeyi anlayabiliriz. Quartet’imin müzikal dilimizi o ortama taşıdığında neler olacağını görmek için gerçekten çok heyecanlıyım.
İstanbul uzun zamandır farklı kültürlerin, geleneklerin ve müzikal etkilerin buluşma noktası. Sizce şehrin bu kendine özgü dokusu, müziğinizin doğaçlamacı ve eklektik yapısıyla örtüşüyor mu?
Kesinlikle. Benim müziğim, aslında ilk bakışta bir arada bulunması beklenmeyecek şeylerin bir arada var olabileceği fikrine takıntılı. Türler ve gelenekler arasındaki alan çok ilgimi çekiyor.
Yaptığım şeyi ‘Modern Songbook’ olarak adlandırıyorum. ‘Great American Songbook’u seviyorum ama şarkı kitabının hâlâ canlı olması ve büyümeye devam etmesi gerektiğini de düşünüyorum. Caz, her zaman farklı etkileri içine alarak gelişti ve bence bundan korkmamalıyız. İstanbul’un kendisi de bunun çok güzel bir örneği gibi geliyor bana; farklı tarihler, kültürler, sesler ve gelenekler sürekli birbirleriyle buluşuyor.
Benim için doğaçlama da aslında tam olarak bu: Siz kendi geçmişinizi getiriyorsunuz, bir başkası kendi geçmişini getiriyor ve sonra birlikte sırada ne olacağını keşfediyorsunuz.
New York merkezli ve çok sayıda sanatçıyla işbirliği yapan bir müzisyen olarak Türk caz sahnesine ne kadar aşinasınız? Dikkatinizi çeken ya da burada özellikle keşfetmeyi dört gözle beklediğiniz Türk caz müzisyenleri veya Türk müzik geleneklerine ait unsurlar var mı?
İstanbul’a büyük bir merakla geliyorum. New York’taki en sevdiğim kulüplerden biri, çok sevdiğim Türk arkadaşlarımın sahibi olduğu DROM. Onlara ve kültüre karşı derin bir sevgim var.
New York’ta müzisyen olmanın güzel yanlarından biri, sürekli olarak tamamen farklı müzikal geçmişlere sahip insanlarla karşılaşmanız. Dünyanın dört bir yanından geleneksel müziklere hayranım ve özellikle bu geleneklerin doğaçlamayla buluştuğunda neler olduğuyla ilgileniyorum.
Dolayısıyla İstanbul’dayken Türk müzisyenleri keşfetmeyi gerçekten dört gözle bekliyorum. Umarım İstanbul’dan, içine dalacağım birkaç yeni müzikal keşifle ayrılırım.

Akbank Caz Festivali, köklü cazdan çığır açan avangart projelere kadar geniş bir müzik yelpazesini sunmasıyla tanınıyor. Dünyanın dört bir yanından festival davetleri aldığınızda “evet” demenizi sağlayan şey nedir? Ve müzikal kimliğinizin bu yılki festival programına uygun düşmesini sağlayan şeyin ne olduğunu düşünüyorsunuz?
Cazın yaşayan bir müzik olduğunu anlayan festivalleri seviyorum. Benim için caz bir müze parçası değil, bir dil. Değişmesi ve şu anda onu yapan insanları yansıtması gerekiyor.
Akbank Caz Festivali’nin davetinin beni heyecanlandırmasının önemli bir nedeni de bu. Müziğim, gelenek ile deney arasındaki alanda yaşıyor. Standartları seviyorum, swing’i seviyorum, cazın tarihini seviyorum ama aynı zamanda kendi şarkılarımı yazıyorum; folk, pop, soul, şiir ve çağdaş fikirleri de müziğime dahil ediyorum. Geleneği olduğu yerde dondurarak değil, ona katılarak onurlandırmak istiyorum. Dinleyiciyi dinlemeye ve hayal gücünü kullanmaya teşvik etmeyi seviyorum; beraberimde getirdiğim jazzlore, hikâye anlatıcılığıdır.
Son albümünüz “The Devil I Knew”, öz hesaplaşmayı ele alan iddialı, beş bölümlü bir konsept albüm olarak tanımlanıyor. Bu kez şarkı yazımınızda böylesine derin bir öz değerlendirme ve sorumluluk alma arzusunu tetikleyen ne oldu?
Sanırım hayatımda, her şeyi çözdüğümü biliyormuş gibi davranmakla daha az ilgilenmeye başladığım bir noktaya geldim.
Albüm; ilişkileri, bağımlılığı, arzuyu, yası, direnci, hataları ve bazen kendi acımıza nasıl ortak olabildiğimizi anlatıyor. “The Devil I Knew” başlığı da, bir şeyin bize tanıdık gelmesinin onu mutlaka bizim için iyi ya da doğru kılmadığını fark etmekle ilgili.
Ayrıca ‘trickster’ fikri de ilgimi çekmeye başladı yani daha iyisini bildiğimiz hâlde gidip yine sıcak sobaya dokunan, bizi kendi bildiğimizin tersini yapmaya iten o içimizdeki taraf.
Ve her hikâyede masum kurban olduğum bir albüm yapmak istemedim. Bu sıkıcı. “Burada benim payım neydi? Ne öğrendim? Bundan sonra neyi farklı yapıyorum?” diye sormak istedim.
Albümde çok fazla mizah da var. Bence kendinize biraz gülebiliyorsanız öz değerlendirme çok daha faydalı oluyor.
Dorothy Parker ve Emily Dickinson gibi ikonik kadın yazarların şiirlerini albümün bölümlerine zarif bir şekilde entegre ettiniz. Bu edebî sesler “The Devil I Knew”un müzikal anlatısını şekillendirmenize nasıl yardımcı oldu?
Bir şarkı yazarı olarak yazma tıkanıklığı yaşadığımda ve ilhama ihtiyaç duyduğumda şiire yöneliyorum. Birkaç kelimenin beyninizdeki mobilyaların yerini tamamen değiştirmesini seviyorum.
Bu kadınlar arzu, yalnızlık, ölüm, aşk, kimlik, toplum ve insan davranışları hakkında inanılmaz bir dürüstlükle yazıyorlardı. Henüz kelimelere dökemediğiniz, içinizde yaşamaya devam eden bir deneyimi bir başka kadının sizin yerinize dile getirmesi çok güçlü bir duygu. Onların kuşaklar arası sesleri, bugün yaşadığımız duyguların yankısını taşıyor.
Şiirin, albümün bir süslemesi olmaktansa mimarisinin bir parçası gibi hissettirmesini istedim. “The Devil I Knew” beş bölüme ayrılıyor; neredeyse küçük bir psikolojik yolculuk gibi ve edebî sesler bu farklı duygusal dünyaların yaratılmasına yardımcı oluyor.
Ayrıca çok eski şiir geleneği ile çağdaş bir şarkının çok doğrudan dili arasındaki karşıtlığı seviyorum. ‘Modern Songbook’ benim için tam olarak bununla ilgili; zaten var olan bir mirasın içine yeni hikâyeler yerleştirmek.
Dolly Parton’ın “Jolene” şarkısına getirdiğiniz çarpıcı yeni düzenleme 2019’da size Grammy adaylığı kazandırdı ve şarkının duygusal ağırlığını tamamen yeniden tanımladı. Bir country şarkısını karanlık, tekinsiz bir caz anlatısına dönüştürdünüz. Başlangıçta sizi “Jolene”e çeken neydi ve böylesine ikonik bir country şarkısını kendinize özgü hâle getirmek için onu parçalamaya nasıl yaklaştınız?
Sözleri zaten duygusal açıdan çok yüklü olan bir şarkıyı seviyorum ki müzikal bağlamını değiştirdiğinizde birdenbire içinde saklanan tamamen farklı bir kişiyi keşfedebiliyorsunuz.
“Jolene” aslında psikolojik bir korku hikâyesi. Bu kadın başka bir kadına yalvarıyor, erkeğini elinden almasın diye. Umutsuzluk, kıskançlık, güvensizlik, saplantı var -karanlık!
Sadece Dolly Parton’ın versiyonunun altına yedili akorlar koymuşum gibi duyulan bir caz versiyonu yapmak istemedim. Duygusal atmosferi tamamen değiştirmek istedim. Tempoyu yavaşlattık, daha karanlık ve daha mahrem bir hâle getirdik ve anlatıcıyı adeta gerçek zamanlı olarak çözülüyormuş gibi ele aldık.
Cazda en sevdiğim şeylerden biri de bu: Herkesin bildiğini düşündüğü bir şarkıyı alıp “Tamam, ama ona buradan bakarsak ne olur?” diyebilirsiniz.
“How Love Begins” ile tamamı özgün şarkılardan oluşan bir albümle ‘Best Vocal Jazz Album’ Grammy’sini kazandınız; bu caz dünyasında oldukça nadir bir şey. Bu takdir, yaratıcı sürecinizi değiştirdi mi ya da son müziklerinizi yazarken size daha fazla özgürlük verdi mi?
Grammy’yi kazanmak, yıllardır yaptığım müziğin değerine dair çok güçlü bir teyit oldu ama bence en büyük değişim içsel oldu. İzne ihtiyacım olduğunu düşünmeyi bıraktım.
Yıllardır kendi müziğimi yazıyordum zaten ama birinin size bir kupa verip “Evet, yaptığın bu şey meşru” demesiyle komik bir şey oluyor. Aslında meşru olduğunu bilmek için o kupaya ihtiyacınız olmadığını fark ediyorsunuz. Bir sanatçının -kadın ya da erkek- kazanan albümdeki bütün şarkıları yazıp düzenlediği ilk Grammy’ydi. Büyük bir onur.
“The Devil I Knew” çok daha çekincesiz bir şekilde beni yansıtıyor. Malzemenin büyük bölümünü yazdım, düzenledim ve seslendirdim; Larry Klein da albümün yapımcılığını üstlendi. Bir caz vokal albümünün ne olabileceği fikrini genişletmekle ilgileniyorum.
Wayne Shorter cazı meşhur bir şekilde “Sana meydan okuyorum” diye tanımlamıştı. Ben de bu ruhu korumak istiyorum. Daha önce duymadığım bir şeyi yapmak için kendime meydan okumak ve başkalarının da beni takip edebileceği bir yol açmak istiyorum.
Bir şarkı yazarı olmanın yanı sıra piyanist, aranjör ve vokalistsiniz. Yeni bir şarkı fikri aklınıza geldiğinde, onu genellikle önce lirik bir tema, piyano melodisi ya da vokal düzenleme olarak mı deneyimliyorsunuz?
Tamamen tutarsız; ki muhtemelen en dürüst cevap da bu.
Bazen yüzüme çarpan bir söz oluyor ve unutmadan önce telefonumu kapmam gerekiyor. Bazen bir melodi oluyor. Bazen armonik bir fikir. Bazen de ortalıkta dolaşıp sesli notlara saçma sapan bir şeyler söylüyorum ve altı ay sonra “Aa, bu bir şarkıymış” diyorum.
Aslında piyano öğrenmeye başlamamın nedeni, New York’ta çalışan bir şarkıcı olarak kendime piyanoyla eşlik edebilmem gerektiğini düşünmemdi. “Piyanist olacağım” diye büyüyen insanlardan değilim. Piyano, şarkı yazmak ve aranje etmek için kullandığım bir araca dönüştü.
Benim için her zaman önce şarkı gelir. Beni şarkıya götüren her şey doğru enstrümandır.
Uzun zamandır birlikte çalıştığınız ve aynı zamanda eşiniz olan davulcu Dan Pugach ile quartetinizde sahne alıyorsunuz. Hem hayatınızı hem de sahneyi Dan’le paylaşmanız, grubunuzun sahnedeki enerjisini ve spontane iletişimini nasıl şekillendiriyor?
Dan ve ben o kadar uzun zamandır birlikte çalıyoruz ki kelimelere ihtiyaç duymadan gerçekleşen bir iletişimimiz var. Bazen sahnede bir şeyi değiştiriyorum ve onun yüzünü görüp “Tamam, anladı” diye düşünüyorum.
Ama dürüst olmak gerekirse, davulcunuzla evli olmak çok etkili bir şekilde iletişim kurmayı öğrenmenin de harika bir yolu. Onu seviyorum ve bu hayatı onunla paylaşabildiğim için çok minnettarım. Kendisi aynı zamanda Grammy ödüllü bir besteci. Bir de tabii ki çok yakışıklı, HA!
Yıllar boyunca ortak bir müzikal kelime dağarcığı geliştirdik. Quartetimiz de uzun zamandır birlikte çalıyor, dolayısıyla aramızda büyük bir güven var. Risk alabiliyorum çünkü beni yakalayacaklarını biliyorum -ya da en azından hatayı ilginç hâle getireceklerini.
Müziğin ötesinde ruh sağlığı farkındalığı, çevresel sorumluluk ve hayvan kurtarma konularında da aktif olarak çalışıyorsunuz. Bir sanatçı olarak sahip olduğunuz platformu toplumsal sorumluluk için bir araç olarak görüyor musunuz ve aktivizminiz sanatınızı nasıl besliyor?
Kesinlikle. Sanatçı olmakla insan olmak arasındaki çizgiyi gerçekten nasıl ayıracağımı bilmiyorum.
Eğer bir platformum varsa, bunu önem verdiğim şeyler için kullanmamak bence israf olur. Ayrıca her şarkının politik bir manifesto olması gerektiğini de düşünmüyorum. Bazen insanlara onları güldürerek de yardım edersiniz. Bazen bir şarkı yaparsınız ve birinin hissettiği bir şey için ona kelimeler verirsiniz. Bazen de ihtiyacı olan bir hayvanı kurtarmak için gününüzü durdurmanız gerekir. Başkalarına yardım eden biri olmak, onlara destek olmak için kendinizi rahatsız etmeye istekli olmanız gerektiği anlamına gelir. Bunun, benim çağrım olduğunu hissediyorum.
Benim için önemli olan özgünlük. Aktivizm yapıyormuş gibi görünmek istemiyorum. Gerçekten topluluğumun içinde yer almak ve dünyayı bulduğumdan biraz daha iyi bırakmaya çalışmak istiyorum.
Bu, kesinlikle şarkı yazımıma da yansıyor. İnsan davranışlarıyla ilgileniyorum. Dünyayı önemsemek, onun içinde yaşayan karmaşık yaratıkları -kendimiz de dahil olmak üzere- önemsemek anlamına geliyor.
Merakın, kendinizde en çok korumak istediğiniz şeylerden biri olduğunu söylediniz. İstanbul’a gelmeye hazırlanırken burada en çok neyi keşfetmeyi dört gözle bekliyorsunuz?
İstanbul’a geleceğim için gerçekten çok heyecanlıyım ve bu efsanevi festivalde sahne alacak olmaktan büyük onur duyuyorum.
Müziğin bana dünyanın dört bir yanından insanlarla aynı odada oturma -ya da aynı sahnede durma- ve aynı geçmişe sahip olmamıza gerek kalmadan iletişim kurma fırsatı vermiş olması nedeniyle kendimi inanılmaz derecede şanslı hissediyorum.
Ve hâlâ merak ediyorum. Sanırım kendimde en çok korumak istediğim şey de bu. Merak etmeye, şarkılar yazmaya, daha iyi olmaya, şaşırmaya ve masada yer açmaya devam etmek istiyorum.
Ayrıca kesinlikle restoran önerilerine ihtiyacım olacak!



