Pink Martini otuz yılı aşkın süredir jazz’ı, klasik müziği, Latin ritimlerini ve dünyanın dört bir yanından ezgileri aynı orkestral dil içinde buluşturuyor. 22 Temmuz’da Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda gerçekleşecek İstanbul konseri öncesinde grubun güçlü vokallerinden Storm Large ile jazz’ın sınırlarını, Thomas Lauderdale’in bestecilik anlayışını, kültürel melezliği ve müziğin insanlar arasında kurduğu empatiyi Jazz Dergisi için konuştuk.
Türler arasındaki sınırlar müzik tarihinde çoğu zaman eleştirmenler tarafından çizildi; müzisyenler ise onları aşmanın yollarını aradı. Pink Martini de yaklaşık otuz beş yıldır tam olarak bu sınır bölgelerinde dolaşan, kategorilere direnen ve her yeni albümünde dinleyiciyi farklı coğrafyalar arasında dolaştıran ender topluluklardan. Portland’da piyanist, besteci ve kültür aktivisti Thomas Lauderdale tarafından kurulan grup, ilk bakışta ‘world music’ başlığı altında değerlendirilmeye müsait görünse de üretim pratiği çok daha karmaşık bir yapıya sahip. Çünkü Pink Martini’nin müziği yalnızca farklı ülkelerin melodilerini yan yana getirmekten ibaret değil. Pink Martini, yirminci yüzyılın farklı müzikal hafızalarını aynı anlatı içinde yeniden yorumlayan, kültürel belleği orkestral estetik üzerinden yeniden inşa eden özgün bir yaklaşımı temsil ediyor.
Pink Martini’nin repertuvarını anlamaya çalışırken jazz’ı yalnızca doğaçlamaya dayalı bir müzik olarak düşünmek yanıltıcı olur. Grubun müziğinde jazz, daha çok bir düşünme biçimi olarak karşımıza çıkar. Duke Ellington’ın orkestral renk anlayışından Gil Evans’ın armonik genişliğine, ‘Hollywood’un Altın Çağı’ film müziklerinden Xavier Cugat’ın Latin orkestralarına, Michel Legrand’ın sinematik romantizminden Antonio Carlos Jobim’in zarif sadeliğine uzanan geniş bir estetik evren, Pink Martini’nin ses dünyasında doğal bir bütünlük oluşturur. Thomas Lauderdale’in düzenlemelerinde hissedilen rafine armonik yapı, büyük orkestralara duyduğu hayranlık kadar jazz’ın dinamik nefes alışını da içinde taşır. Bu nedenle Pink Martini, jazz festivallerinde yer aldığında repertuvarını jazz’laştırmaya çalışmaz; aksine, jazz’ın tarih boyunca üstlendiği kültürler arası buluşma fikrine kendi müzikal sözlüğüyle katkıda bulunur.
Topluluğun en dikkat çekici yönlerinden biri de müziği ulusal kimliklerin vitrini hâline getirmemesi. Fransızca, İspanyolca, Portekizce, Japonca, Yunanca, Arapça, Türkçe ve daha birçok dilde seslendirdikleri eserler, egzotik bir çeşitlilik yaratma çabasından ziyade her kültürün kendi estetik değerine duyulan samimi bir merakın ürünü. Pink Martini için dil, bir dekor değil; müziğin karakterini belirleyen temel unsurlardan biri. Bu nedenle repertuvarda yer alan her eser ait olduğu kültürel bağlama saygı duyan, fakat onu müze vitrininin içine hapsetmeyen canlı bir yorum olarak yeniden hayat buluyor. Grubun yıllardır dünyanın dört bir yanında gördüğü ilginin temelinde de tam olarak bu yaklaşım yatıyor: Kültürel farklılıkları tüketilecek folklorik malzemeler olarak değil, birlikte yaşamanın estetik imkânları olarak ele almak.
Bu anlayışın jazz ile kurduğu ilişki ise son derece anlamlı. Sonuçta jazz’ın kendisi de tarih boyunca farklı kültürlerin, göçlerin, ritimlerin ve anlatıların birbirine temas etmesiyle şekillendi. New Orleans’tan başlayan yolculuk, Karayipler’den Avrupa konser salonlarına, Afrika ritimlerinden Latin Amerika’ya kadar uzanan çok katmanlı bir etkileşim ağının ürünüydü. Pink Martini’nin müziğinde hissedilen melez estetik de benzer biçimde tek merkezli bir üretim anlayışını reddediyor. Burada belirleyici olan unsur, türlerin ortak bir anlatı kurabilmesi. Belki de grubun onlarca yıldır hem jazz dinleyicisini hem klasik müzik izleyicisini hem de popüler müziğin geniş kitlesini aynı salonda buluşturabilmesinin sırrı burada yatıyor.
Pink Martini’nin konserlerini yalnızca başarılı icralar olarak değerlendirmek de eksik kalacaktır. Her performans, adeta geçmiş yüzyılın kaybolmaya yüz tutmuş seslerini bugünün duyarlılığıyla yeniden dolaşıma sokan büyük bir müzikal hafıza çalışmasına dönüşüyor. Samuray ballad’larından Napoliten şarkılara, Küba dans orkestralarından Fransız kabarelerine, Brezilya’nın bossa nova geleneğinden Anadolu’nun anonim ezgilerine kadar uzanan repertuvar, geçmiş ile bugün arasında yaşayan bir diyalog kuruyor. Bu nedenle Pink Martini, çoğu zaman ‘retro’ estetiğiyle ilişkilendirilse de yaptığı iş; geçmişin estetik dilini bugünün dinleyicisine yeniden tercüme etmek.
Türkiye ile kurdukları ilişkinin de bu çerçevede özel bir anlamı bulunuyor. Uzun yıllardır İstanbul’u turne rotalarının vazgeçilmez duraklarından biri hâline getiren topluluk, Türkçe eserleri repertuvara dâhil ederken bunları yalnızca seyirciye yapılmış hoş bir jest olarak değerlendirmiyor. “Üsküdar’a Gider İken” ya da “Aşkım Bahardı” gibi eserler, Pink Martini’nin kültürel dolaşım fikrinin doğal uzantıları olarak aynı müzikal evren içinde yeni anlamlar kazanıyor. Böylece Anadolu’nun melodik hafızası da grubun küresel ses atlasının ayrılmaz parçalarından biri hâline geliyor.
22 Temmuz’da Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda gerçekleşecek konser öncesinde grubun son yıllardaki en güçlü sahne yorumcularından Storm Large ile Jazz Dergisi için yaptığımız söyleşi, Pink Martini’nin yalnızca repertuvarını değil, müziğe bakışını da anlamak açısından önemli ipuçları sunuyor. Jazz’ın bir tür mü yoksa bir düşünce biçimi mi olduğu, büyük orkestraların bugünkü anlamı, Thomas Lauderdale’in bestecilik anlayışı, kültürel melezliğin estetik karşılığı ve müziğin günümüz dünyasında üstlenebileceği birleştirici rol üzerine konuştuk. Ortaya çıkan söyleşi, Pink Martini’nin neden otuz yılı aşkın süredir farklı kuşaklardan dinleyiciler için hâlâ keşfedilmeye açık, yaşayan ve dönüşmeye devam eden bir müzikal laboratuvar olduğunu gösteriyor.

Pink Martini her ne kadar doğrudan bir jazz topluluğu olarak tanımlanmasa da düzenlemelerinizde jazz armonisinin belirgin izleri hissediliyor. Jazz dilini bu kadar doğal kullanırken sınırları nasıl tanımlıyorsunuz?
Storm Large: Açıkçası, Pink Martini’de kimsenin türler arasında kesin sınırlar çizdiğini düşünmüyorum. Her şeyden önce, Thomas’ın grubun lideri olarak sınırsız bir dünyası var. Jazz bizim için bir hedef değil, müzikal kimliğimizin doğal parçalarından biri. Jazz’ın özgürlüğünü ve müzisyenler arasındaki diyalog anlayışını hepimiz seviyoruz. Ama aynı zamanda kayıtlarda ve sahnede klasik müzikten, Latin müziklerinden, Fransız şansonlarından ve farklı kültürlerin geleneksel müziklerinden de besleniyoruz. Pink Martini olarak Thomas’ın da bir şarkıya yaklaşırken ‘Bu yeterince jazz mı?’ diye sorduğunu düşünmüyorum. Kocaman bir orkestrayız ve yeni bir şarkıya heyecanlandığımızda şarkının anlatmak istediği duyguya bakıyoruz.
Özellikle büyük orkestrasyonlarınızda zaman zaman ‘big band’ geleneğini hatırlatan bölümler duyuluyor. Bu bilinçli bir gönderme mi, yoksa repertuvarınızın doğal bir sonucu mu?
Biraz ikisi de diyebilirim. Thomas’ın müzik zevkinin içinde, büyük Hollywood orkestralarının ve sinematik düzenlemelerin önemli bir yeri var. Ancak Pink Martini hiçbir zaman geçmişi birebir yeniden üretmeye çalışan bir topluluk olmadı. Bir şarkı, bazen doğal olarak büyük bir orkestral hareket istiyor. O anlarda ‘big band’ geleneğinin izleri hissedilebiliyor. Ama bizim için mesele nostalji yaratmak değil; o estetik dili bugünün duygularıyla yeniden konuşturabilmek.

Storm Large (Photo: Autumn de Wilde)
Pink Martini konserlerinde doğaçlamaya ne kadar alan açılıyor? Yoksa yapı daha çok yazılı düzenlemeler üzerine mi kurulu?
Pink Martini’nin düzenlemeleri oldukça detaylı, Thomas bir müzik dehası. Bu renklilik, Pink Martini’nin müzikal kimliğinin önemli parçalarından biri. Ancak canlı performansın güzelliği de tam burada başlıyor. Her konser farklı bir enerji taşıyor. Seyircinin tepkisi, müzisyenler olarak hepimizin o geceki ruh hallerimiz ve sahnede gelişen küçük sürprizler, müziği sürekli canlı tutuyor. Belki klasik anlamda uzun doğaçlamalar yapmıyoruz ama her konser izleyici ile kendine özgü bir karakter kazanıyor.
Jazz, tarihsel olarak melez bir müzik türü ve bu durum sizin çok kültürlü yaklaşımınızla da örtüşüyor. Jazz’ın bu melez yapısı sizi nasıl etkiledi?
Aslında Pink Martini’nin dünyaya bakışıyla jazz’ın ruhu arasında güçlü bir yakınlık görüyorum. Jazz, farklı kültürlerin, deneyimlerin ve hikâyelerin bir araya gelmesinden doğan bir tür. Biz de müziğe benzer bir yerden yaklaşıyoruz. Farklı geleneklerin yan yana geldiğinde birbirini zayıflatmadığını, tam tersine zenginleştirdiğini düşünüyoruz. Jazz bana her zaman kendi köklerine sadık kalırken aynı zamanda başkalarına da merak duyabileceğini hatırlatan bir özgürlük gücü veriyor.
Dinleyiciler sizi sık sık jazz festivallerinde izliyor. Kendinizi jazz’ın içinde mi yoksa çevresinde mi konumlandırıyorsunuz?
Jazz’ı yalnızca bir tür olarak değil, bir düşünce biçimi olarak görüyorum. Merak etmek, dinlemek, risk almak ve yeni şeyler keşfetmek… Eğer jazz’ı böyle tanımlarsak Pink Martini’yi jazz’a çok yakın hissedebilirsiniz. Ama aynı zamanda tek bir türün içinde kalmayı da hiç istemeyen bir topluluğuz. Belki jazz mahallesinde oturan ama sürekli komşularını ziyaret eden bir topluluğuz diyebilirim. Buna bendeki punk ve rock enerjisi de dahil.
Thomas Lauderdale’in müzikal yaklaşımında klasik müzik ile jazz arasında güçlü bir denge hissediliyor. Bu iki disiplin Pink Martini sound’unda nasıl buluşuyor?
Thomas’ın en etkileyici özelliklerinden biri bu bence. Klasik müzik, ona yapı kurma becerisi ve orkestral düşünme alışkanlığı kazandırıyor. Jazz ise esneklik, hareket ve sürpriz duygusu veriyor. Bir yönüyle alt yapıyı oluştururken karakterinin renkli yönüyle de Pink Martini düzenlemelerine enerji kattığını düşünüyorum. Bu yüzden Pink Martini’nin müziğinde hem disiplin hem de özgürlük aynı anda hissedilebiliyor.

Thomas Lauderdale (Photo: Autumn de Wilde)
Türk müzik sahnesini takip ediyor musunuz? Türkiye’deki jazz sahnesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Pasion Turca ile 25 yıldır çalışıyoruz. Türkiye’ye her gelişimizde yeni müzisyenler keşfetmeye çalışıyoruz. Türkiye’nin müzikal çeşitliliği gerçekten etkileyici. Özellikle genç müzisyenleri de merak ediyoruz ve birlikte çalıştığımız ekiple müzik sohbetlerimiz de oluyor. Keşfettiğimiz Türk müziği yıldızlarınız da oldu ve hikayelerini de öğrendikçe çok ilham verici buluyorum. Bence Türkiye’de müzisyenlerin en büyük gücü kültürel zenginliği ve yeni fikirlere açık olabilmesi.
Dünyanın giderek daha fazla kutuplaştığı günümüzde, müziğin insanlar arasında empati kurabilen evrensel bir dil olduğuna hâlâ inanıyor musunuz?
Müzik dinlemek aslında bir empati eylemi. Bir şarkıyı gerçekten dinlediğinizde, birkaç dakika boyunca başka bir insanın dünyasına misafir oluyorsunuz. Bugün, dünyada buna her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. İster jazz olsun, ister klasik müzik, ister Türk müziği ya da dünyanın başka bir köşesinden gelen bir halk şarkısı… Her şey dikkatle dinlemekle başlıyor. Eğer Pink Martini’nin yıllardır yapmaya çalıştığı tek bir şey varsa, o da farklı kültürlerden insanları diğer kültürlerden hikayeleri biraz daha kalpten dinlemeye davet etmek.








