Ülkemizin gerek anlayış gerek içerik olarak en tutarlı müzik organizasyonlarının başında geliyor Akbank Caz. Bu kez kıyısından köşesinden, çok az sayıda konser izleyerek dahil olmama rağmen, hemen her yıl olduğu üzere güzel “an”lar derleyerek tamamladım festivali. Geçmişte Max Roach ve Don Cherry’den başlayarak Egberto Gismonti’ye, oradan Ambrose Akinmusire gibi müzisyenlere yer veren festival, 34üncüsünde de farklı rüzgarları sahneye taşımaya devam etti.

Isaiah Collier (Photo: Sedat Antay)
İlk izlediğim konser, hayli merak ettiğim Isaiah Collier & The Chosen Few idi. Saksofoncuya eşlik eden ekip, piyanoda Ashley Henry, davulda James Mtume Russel Sims ve basta Micah Collier’dan oluşuyordu. Collier’ın yaklaşımı Coltrane evrenine bir yolculuk gibi görülebilir. Çoğunlukla beğendiğim bir konserdi ancak kıvamı koyultmakla birlikte hikâyeye fazla yeni söz eklemeyen bazı bölümler de vardı. Bunun biraz da Collier’ın davulcu Sims ile atışmalarını uzatma isteğinden kaynaklandığı söyleyebiliriz. Bu bölümleri mantra gibi duyup “yükselmek” bazı dinleyiciler için elbette mümkün olmuştur ama ben piyanoyu daha da içeriye alan bir yaklaşım duymayı tercih ederdim açıkçası. Konserde, müzisyenin 2024 albümüyle aynı ismi taşıyan The Almighty ile yine bu albümden Love ve Perspective gibi diğer besteleri dinledik. Tüm bu seslendirmeler Collier’in zihin dünyasına giriş olarak dikkat çekiciydi. Konserde benim en beğendiğim ise, Alice Coltrane bestesi Affinity’nin yorumlandığı bölüm oldu. Bu ekibi birkaç yıl içinde bir de kulüp ortamında dinlemek gerekir diye düşünüyorum.
İkinci konser tercihimi Kurt Elling’den yana yapmıştım; en son izleyeli altı yıl geçmişti. Önceki İstanbul konseri için yazdıklarıma baktığımda dünyada fazla bir şeyin değişmediği anlaşılıyor. Elling’in 2018’den sonra bu konserde de belirtmek zorunda hissettiği biçimde, dünya “delirmiş” durumda. Esasen, aradan geçen dönemdeki gelişmelere baktığımızda daha da kötüye gittiğimizi söylemek durumundayız… Elling önceki konserinde Questions albümünden parçalara ağırlık vermişti. Bu kez, büyük orkestra için düzenlemelerin yer aldığı bir proje için hazırlık yapıldığını belirtti. Vokaliste eşlik eden İskoç ekibin Scottish National Jazz Orchestra eşliğinde verilecek konserler için bir araya getirilmiş olduğu anlaşılmış oldu böylece. Bu ekipte, piyanoda Pete Johnstone, saksofonda Tommy Smith, basta Calum Gourlay ve davulda Alyn Cosker’ın yer alıyordu. Başlarda Smith ve takiben Johnstone’un bazı sololarda sınırları ufak ufak esnettiğini söylemek mümkün ama ancak genel olarak bakıldığında temkinli diyebileceğimiz bir çalım söz konusuydu. Program ise yeni materyallere yer vermeyen, Steppin’ Out, A Secret in Three Views, Endless Lawns ve All is Quiet gibi, takipçilerin iyi bildiğini düşündüğüm parçaların yer aldığı bir akışta ilerledi. Elling’in yer yer anlatıcı rolüne bürünüp jazz’ı şiirle, edebiyat ve felsefeyle buluşturan özgün tarzı sürprizlere o kadar açık ki, konserler jazz ile beslenen yeni bir tür sahne sanatına açılan pencere gibi de oluyor. Performansı takip ederken, Elling’in eklektik yaklaşımını örneğin İstanbul’u da içine alan bir dizi öykünün bir araya geldiği yepyeni bir projede duysak güzel olurdu diye düşünmedim değil.
Festivalde tamamını izlediğim son konser Antonio Sánchez liderliğinde, saksofonda Seamus Blake, piyanoda Aydın Esen ve basta Orlando le Fleming’den oluşan dörtlüydü. Müzisyenliğin çok üst düzeyde olduğu performansta ekip, az sayıdaki parça üzerine uzun soluklu icralar inşa ettiler. Sánchez’in sonsuz gibi duran enerjisi konserin başlıca sürükleyici unsuruydu ama ben özellikle Seamus Blake’in de devreye girdiği çok katmanlı bölümlerde daha da keyif aldım müzikten. Diğer yandan, Gocta’dan The Real McDaddy’ye uzanan son bölüm özellikle Sánchez ile Esen’in artan bir yoğunlukta kenetlendiği, yüksek yetkinlik gerektiren pasajlar içeriyordu. Bu müzik adeta kütle çekimiyle karakter değiştiren bulutsular gibi hareket ediyor; ekibin Sánchez önderliğindeki etkileşim düzeyini kayda geçirmek, yeni bestelerden oluşan bir “yıldız” projesi çıkarmak gerekiyor kanımca.










