Özellikle bir karakterin ön planda olduğu, hatta tüm serinin o karakterden yola çıkılarak adlandırıldığı polisiyelerin bir okur için en güzel yanı, o serinin başkarakteriyle kurduğu bağda gizli. Bir süre sonra serinin tüm ayrıntılarına vâkıf olan okur için her yeni kitap, o karakterle yeniden bir araya gelmeyi müjdeliyor. Hatta, her yeni kitapta nasıl bir polisiye hikâyenin anlatıldığından bağımsız olarak, yakından takip edilen karakterle ilgili ne gibi yeni bilgiler edinileceği önem kazanıyor. Yakın dönemin ünlü polisiyecilerinden Jo Nesbo’nun Harry Hole romanları buna bir örnek olarak verilebilir. Ya da Türkiye’den Ahmet Ümit’in Başkomser Nevzat romanları, Celil Oker’in Remzi Ünal polisiyeleri, Armağan Tunaboylu’nun Metin Çakır ya da Çağatay Yaşmut’un Başkomiser Galip maceraları gibi… Kişisel favorim Georges Simenon’un Komiser Maigret’si olmakla birlikte, Kuzeyli polisiyelerden de vazgeçmek pek mümkün değil benim için. Dolayısıyla burada, İsveç polisiyelerinden, Maj Sjöwall ile Per Wahlöö ikilisinin birlikte kaleme aldığı Martin Beck serisinin de adını özellikle anmalıyım ve hiç kuşkusuz Henning Mankell’in Kurt Wallender romanlarını…
İskandinav polisiyelerinde her ne kadar suçla bireysel değil de kolektif bir mücadelenin altı çizilse de, bu, bazı karakterlerin öne çıkmasına engel değil. Bunun da en tipik örneği, Henning Mankell’in Kurt Wallender serisidir belki de. Mankell’in, 1991’de yazmaya başladığı ve 2009 tarihli Huzursuz Adam‘la nokta koyduğu 10 romanlık seri boyunca Kurt Wallander karakteriyle kişisel bir bağ kurmak neredeyse kaçınılmaz! Çünkü “yaşayan” bir karakter çizmeyi çok iyi başarır Mankell. Öyle ki, serinin her bir kitabında, geçen zamanla birlikte Kurt Wallander karakterindeki değişimleri de takip ederiz. Hatta, eleştirmenlerin de dikkat çektiği gibi, eldeki kitabın ilk sayfalarındaki Kurt Wallander ile son sayfalarındaki Kurt Wallander bile farklıdır! Yaşananlar, onu da değiştirmiştir hiç kuşkusuz.

İşte böylesine ustaca yazılıp çizilmiş, “yaşayan” bir karakter olarak Kurt Wallander, seri artık sona ermiş olsa bile etkisini halen hissettirebiliyor. Yakın bir zaman önce, Kurt Wallander’in gençliğini ve bir anlamda nasıl efsaneleştiğini anlatan Young Wallander isimli Netflix dizisini izlemiştik; şimdi de yeni yayımlanan bir albümle birlikte, kendisinin müzikal bir portresi de gözümüzün önüne serilmiş oldu. Piyanist Chris Lee’nin Jazzizit Records etiketiyle yayınlanan A Troubled Man albümü, ilhamını Kurt Wallander romanlarından alıyor.
Albümde yer alan on kayıt, Kurt Wallander’in profesyonel ve kişisel yaşamına dair kesitler sunuyor: gözetlemeler, soruşturmalar, kaçışlar ve kovalamacalar, kızıyla olan ilişkisi, sevgilisi, umutları ve korkuları… Kısacası, aslında herkes gibi kusurlara sahip sıradan bir adamın özünü yakalıyor. (Chris Lee’nin bestelerinde Kurt Wallander romanları kadar, 1960’ların bazı klasik kara film müziklerinin ve Jan Garbarek etkisini de hissetmek mümkün.)








