Jazz dünyamızın istikrarlı grup formatını sürdüren ender gruplarından olan “Yürüyen Merdiven”, ismini bir Nâzım Hikmet şiirinden alan 3. stüdyo albümleri “Yürümek”i yayınladı.
Albümle aynı ismi taşıyan “Yürümek” parçasında grubun üyeleri olan Yiğit Özatalay ve Mustafa Kemal Emirel çalgılarından sonra ilk defa vokallerini de birleştirdiklerini görüyoruz. Çünkü yirmi yıldır birlikte yürüyorlar ve bu şiir onlar için Nâzım’ın toplumsal manifestosunu olduğu kadar gruplarına verdikleri ismi ve omuz omuza gelişen kişisel tarihlerinin anlamını da içeriyor.
Nâzım Hikmet’in iki ayrı şiirinin yanı sıra albümde yer alan Can Yücel, Aziz Nesin ve Antonio Machado metinleri, grubun başından beri önemsediği şiir damarının bir devamı niteliğinde. Pablo Neruda ve Yuri Gagarin ise tarihsel figürleriyle iki ayrı parçaya esin kaynağı oluyorlar.
Albümün konuklarına gelince, grubun ilk albümlerinde de yer alan Genco Erkal, Tülay Günal, Çağdaş Engin, Angelika Niescier, Ülkü Aybala Sunat, Kristian Lind ve Tolga Bilgin’e üç yeni isim ekleniyor bu albümde: Tromboncu Burak Dursun, saksofoncu Barış Ertürk ve Polonyalı akordiyoncu Andrzej Wlodarz.
Albümdeki tüm düzenlemeler Yürüyen Merdiven’e, tüm besteler Yiğit Özatalay’a ait. Son parça ise bir Ağrı türküsü ve geçen yıl kaybettiğimiz Tuncay Özatalay’ın değerli anısına adanıyor.
Albümle ilgili grup üyeleri Yiğit Özatalay ve Mustafa Kemal Emirel’le bir söyleşi gerçekleştirdim.

Yiğit, 3. albümde sesini daha fazla kullandığını görüyoruz. Üstelik Kemal’i de ikna edebilmişsin. Aslında her albümünüzde birbirinden değerli vokalist ve tiyatrocular ile çalışıyorsunuz, ama albüme ismini verdiğiniz bu şarkıyı beraber söylemenizin hikâyesini çok merak ettim?
YÖ: Haklısın Devrim, bu albümde üç parçada da kullandım sesimi. Benimkisi vokalistlik değil tabii ki, seslendirmek diyelim. Ve kendi bestelerim olmasa böyle bir şeye cüret edemem sanırım. Yürümek parçasının anlamı ise başka. Kemal ve ben tam yirmi yıldır birlikte yürüyoruz. E adımız da “Yürüyen Merdiven”… Nâzım’ın bu olağanüstü güzellikteki şiiri toplumsallıkla olduğu kadar ‘Yürüyen Merdiven’in akıntıya karşı kürek çeken, piyasanın belirlediği ölçütlerden uzak duran, inandığı yolda “yürüyen” tarafıyla da örtüşüyor bizce.
Şarkı sözü yazarlığı nasıl oluyor? Yani ezgiler mi sözcükleri doğuruyor, yoksa mısralar mı notaları getiriyor?
YÖ: Bunun bir reçetesi yok sanıyorum. Herkesin çalışma biçimi farklı olabilir. Her parçanın gerektirdiği şey veya ortaya çıkış süreci de farklı olabilir bence. Bu albümdeki sözlü şarkılara baktığımda, müzikler metinlerden önce ortaya çıkmış gibi görünüyor. Yürümek önceden sözsüzdü, Nâzım’ın şiiriyle sonradan buluşturdum. Bu yöntem her zaman iyi işlemez ama Her Şey Geçer parçasında da böyle oldu, yani Antonio Machado’nun şiiri sonradan eklendi müziğe. “Aşk Merdiveni” ve “Mavi” de önce sözsüz ortaya çıktı, ama bu müziklere eklenen sözleri ben yazdığım için daha doğal yoldan geliştiler. Yani genelde ezgiler sözcükleri doğursa da, mısraların notaları çağırdığı da oldu.
Sizin her şarkınızın arkasında derin bir hikâye var. Bu albümün de her bir parçası hakkında neler söyleyebilirsiniz? Kimlerden ilham aldınız, kimlere gönderme yaptınız?
YÖ: Yürümek hakkında konuşmuş olduk zaten. Boyun Eğmeyenler 2013’te Gezi ile ortaya çıkmıştı, ama tam on yıl sonra yeni metinlerle bütünleştirerek düzenledik ve albümün en kalabalık kadrolu, en tiyatral ve en “sözlü” parçası oldu. 12:12 Blues, Bilgi Müzik’te öğrenciyken yazdığım bir kompozisyon ödevi aslında ve albümdeki en enerjili kayıtlardan biri diyebilirim. “Aşk Merdiveni” ve “Mavi” art arda geliyorlar ve yumuşakça bağlanıyorlar birbirlerine; ilk müzik eşim Meliha Sözeri’ye ikincisi ise kızım Mavi’ye adanmış besteler. Pablo Neruda ve Yuri Gagarin ise isimleri ve tarihsel figürleriyle iki parçamıza esin kaynağı oluyorlar: “Tango Neruda” ve “Yürüyen Gagarin”. “Her Şey Geçer”, doktora tezimi yazarken Machado’nun bir dörtlüğü ile tanışmam sayesinde ortaya çıktı. Davet ise Kemal’le çaldığımız en eski bestelerden biri, bu albümle kayıt altına alınmış oldu. Ve son parça olan Konma Bülbül bir Ağrı türküsü. Geçen yıl aramızdan ayrılan babam Tuncay Özatalay’ın değerli anısına adanıyor, çünkü bu türküyü babamdan öğrenmiştim.
20 yıldır beraber yürüyorsunuz? Beraber olduğunuz bunca sene içinde hâlâ birbirinizin müzikal yeteneğinde ve birikiminde yeni bir şeyler keşfediyor musunuz?
MKE: Elbette bu zaten bir keşif ve dönüşüm yolculuğu tamamıyla benim gözümde. Birlikte dönüştüğünüz samimi arkadaşlarınız, yakın dostlarınız varsa şanslısınızdır. Bu anlamda Yiğit’in evrendeki varlığı, benimle yakınlığı ve birşeyler üretiyor olmamız benim için çok kıymetli. Dönüştürücülüğü açısından da çok değerli. Müzik harici konularda da zaman zaman sohbet etme fırsatı da buluruz ve Yiğit’le hemen hemen her şey üzerine konuşabiliriz.
2023 sizin için oldukça verimli geçti sanırım. 2 farklı proje ile pek çok festivale katıldınız?
YÖ: Kesinlikle çok verimli geçti ve bunda senin doğrudan katkın var Devrim. Hem Taşra Üçlemesi Caz Projesi hem de Nâzım’a Caz Şarkıları ufkumuzu genişleten harika projeler, çok keyif alıyoruz. Her iki projeyi de daha fazla çalmak, Anadolu’da gidebildiğimiz kentlere götürmek, aynı zamanda da henüz yeterince buluşamadığımız İstanbullu seyirciyle daha çok buluşturmak istiyoruz.
Hâlâ CD basma gayretiniz olduğunu biliyorum…Bu özel çaba için ne söylersiniz?
YÖ: Her şeyin giderek daha çok dijitalleştiği bir çağda yaşıyoruz. Bu kaçınılmaz, teknoloji elbette hayatımızı çok kolaylaştırıyor; ancak götürdükleri de az değil. Dijital platformlardaki müzik yayını hiçbir zaman elle tutulan plak veya CD’nin sıcaklığına erişemiyor. Bunun en önemli sebebi o işin ardındaki kolektif emeği, mutfakta çalışanların isimlerini ve katkılarını, teşekkürleri, ithafları, fotoğraflarla ölümsüzleşen anları, kısacası işin ardındaki derin hikâyeyi görememekten kaynaklanıyor. Biz CD’den çok kitapçığını önemsiyoruz yani. Geleceğe kalacak somut bir ürün, metinsel ve görsel bir anı olarak bakıyoruz.
3. albümde farklı bir kapak resmi kullanıyorsunuz? Bu fotoğraf sizi çok güzel simgeliyor bence. Yan yanasınız ama bireysel dünyalarınız da var?
MKE: Çok teşekkürler Devrim. İlk albüm kapağı için Yiğitin çizdiği Yürüyen Merdiven” illüstrasyonundan faydalanmıştık, o bizim vazgeçilmez logomuz şu anda da. İkinci albüm kapağımızdaki Yürüyen Merdiven heykelciğini Yiğit’in sevgili eşi Meliha Sözeri Özatalay yapmıştı, kapak fotoğrafını da Meliha’nın sevgili yeğeni Baran Sözeri çekmişti. “Yürümek” albüm kapağı için ise değerli dostumuz Çetin Atdemir’in çektiği bir fotoğraftan faydalandık. Albüm ismini “Yürümek” olarak belirlediğimiz an, aklımda kapaktakine benzer bir görsel canlanmıştı zaten. Çetin’in fotoğrafı içerisinde gezinerek, birbirimizle de konuşarak ve tartışarak bu kapak fikrine ve tasarımına ulaşmış olduk.
Kemal bu albümde de davul ezgilerin çok etkileyici. Jazz dünyamızın en nevi şahsına münhasır davul sanatçılarından birisin. Bagetlerin kendi tasarımının izlerini taşıyor. Vurmalı çalgılarda doğru sese ulaşmak için ne tür bir çaba sarf ediyorsun?
MKE: Güzel sözlerin için çok teşekkür ederim Devrim, umarım öyledir. “Doğru ses” kelimesi kullandın, o kavramı açabiliriz biraz. “Doğru ses” nedir? “Doğru ses” denilince aklıma iki şey geliyor benim, birisi ses tınısı veya ses rengi (timbre / tone color), diğeri de “doğru ses” diyebileceğimiz müzikal tavır kaynaklı “Müzikal ses”. Açıkçası bence müzikal tavır, ses kaynağından gelen tınıdan daha önemli, hele ki davul gibi bir “Noise” enstrümanı çalıyorsanız. “Noise” enstrümanından kastım, bir enstrümanın somut nota (pitch) değerleri üretememesi. Bir piyanist, basçı veya nota değeri üretebilen bir enstrüman gibi “yanlış ses” çıkarma şansımız bu anlamda yok (elbette var ama konu özelinde yok diyelim). Ses paletinde böyle nota değeri (görece) olmayan enstrümanlarda tavır, yaklaşım, kendini enstrümana daha fazla bırakabilme gibi özellikler öne çıkmaya başlıyor bana kalırsa. Yani “do” yerine “re” çalarak “yanlış ses” çıkarma şansımız yok ama yanlış yaklaşım ve tavır ile “yanlış ses” çıkarma şansımız hala var (farklı enstrümanlarda da olabileceği gibi). Dolayısıyla ne çaldığınızdan çok, nasıl çaldığınız ön plana çıkıyor diğer enstrümanlara kıyasla. Hatta bu durum, “noise” enstrümanlarının önemli bir özelliğidir denilebilir belki de.
Elbette her müzisyenin, kafasındaki ses karakterlerine ulaşmakla alakalı teknik çaba göstermesi de kesinlikle gerekir bu konuştuklarımıza ek olarak. Davulun akordu, teknik ekipman tercihi, özellikle de bireysel teknik yeterlilik gibi çok önemli teknik konular da var yaptığımız işin içerisinde (ulaşılmak istenen ses karakterleri özelinde). Ancak doğru tavır ve yaklaşım öyle belirleyici bir olgudur ki, akortsuz ve “kötü sesler” çıkaran bir davuldan “bile” muazzam müzik üretebilirsiniz ve bu teknik detaylar bir noktada önemini tamamen yitirebilir. Bu da, “doğru ses olgusu” icracının yaklaşımına endeksli demek oluyor. Sonuç olarak, “Aslında doğru ses yoktur, doğru tavır, doğru yaklaşım vardır” gibi, bana göre hiç bir zaman akıldan çıkmaması gereken bir genelleme fikri çıkıyor buradan, özellikle “Noise” enstrümanları özelinde. Ben de elimden geldiğince bu fikirden uzaklaşmadan, ekipmanıma deneysel yollarla geliştirmeler uygulamaya çalışıyorum ki, icra akışında rahat edebileceğim salınıma ulaşabileyim.
Ancak şunu da eklemekte fayda var, farklı ses kaynakları, farklı tınılar da farklı tavırlar sergilemenize sebep olabiliyor, pozitif ve negatif anlamda. Hangi tını karakterlerinin daha rahat çalmamı sağladığını anlamaya çalışıyorum ve farklı tınılarla farklı salınımları keşfetmeye çalışıyorum. Böylece geniş bir tavır yelpazesi ve daha fazla tını oluyor elimin altında. Kendini bu anlamda keşfetmek için kaydedip dinlemek de bence sandığımızdan çok daha önemli. Her müzisyenin bir “Kendini kaydedip dinleme döngüsü” olması gerektiğini düşünüyorum.

Mustafa Kemal Emirel & Genco Erkal & Yiğit Özatalay (Photo: Çetin Atdemir)
Seni konser öncesi hep meditasyon yaparken görüyorum. Kendinle olduğun bu özel anlar müziğine ve performansına ne kadar yansıyor?
MKE: Bu, sahneye performans için hazır şekilde çıkmak istemekle alakalı bir konu bir yönüyle. Genco Erkal da kendi belgeselinde bu konuya vurgu yapıyor, “Sanatçının hazırlığı günler öncesinden başlar” diyerek. Her sanatçının farklı metodları olabilir ama en nihayetinde kendini mental olarak hazırlamayı bilen sanatçı, diğerlerinden net şekilde ayrılır. Bir mental hazırlanma biçimi olan meditasyon, eğer iyi yapılabilirse bir “ayık sarhoşluk” yaratıyor ki, bu bir performansa bir sanatçının bence en hazır olabileceği zihin hali. Çok sakin ama yüksek enerjili, pozitif etkileşen ve kendini bırakmanın da çok kolay olduğu bir hal. Ben de eğer yeterli derecede yapabilirsem, bu sayede konsere tam anlamıyla hazır olabiliyorum, beni ve herkesi en çok tatmin eden performansı bu şekilde verebiliyorum.
Soruna başka bir açıdan yaklaşırsak, bir taraftan da davulcu geminin kaptanıdır aslında, özellikle jazz türevi veya doğaçlama içeren müziklerde. Bir ön hazırlığa davulcunun başkalarından daha çok ihtiyacı vardır bana kalırsa. Bu nedenle bir performansa ekipte kimse hazır olmasa da davulcular hazır olmalıdır diye düşünüyorum.
Kulağa radikal gibi geliyor ama ustalardan örnek vermek isterim. Pat Metheny’nin kendi sitesinde 1999 yılına ait şöyle bir soru var: “Afişte, bilette kimin adı yazıyor olursa olsun, her grubun lideri davulculardır dediğinizi okumuştum, bu doğru mu ve bunu biraz açar mısınız?” Buna cevaben: “Evet doğru. Eğer bir davulcu iyi sound ediyorsa, ekipte herkes iyi sound edebilir. Etmiyorsa, hiç kimsenin iyi sound etmek adına yapabileceği bir şey yoktur” diyor. Ve bunu söyleyen kişi hepimizin bildiği üzere bir davulcu değil. Pek çok usta jazz müzisyenine atfedilen “Bir grup ancak davulcusu kadar iyi olabilir” sözünü de çoğu jazz müzisyeni duymuştur. Ben de davulun bu yönüne, yani bir “Şaman” gibi tüm ritüeli yönetme ve derinleştirme özelliğine vurgunum diyebilirim. Davul bu özelliği ile doğa üstü, müzik üstü bir varlık gibi benim gözümde çünkü tüm müziği ve “sound”u soyut olarak boyama gücüne sahipsiniz davulla. Her enstrüman sahnede her şeyi söyleyebilir, davul ise “nasıl” söylendiğini belirler. Yani herkes davul sayesinde, her istediğini “doğru” veya “çok daha doğru” şekilde söyleyebilir, duyurabilir.
Dolayısıyla performanslar açısından baktığımda şunu söyleyebilirim, ben eğer hazırsam, herkesi taşıyabilirim ve bu çok büyük bir onur ve keyif benim için, büyük bir sorumluluk olduğu kadar. Ancak bunu da meditasyon ile mental olarak hazırlanarak hakkıyla yapabilirim. Bu nedenle de rahatlıkla söyleyebilirim ki meditasyon yapmayı öğrenebiliyor olduğum için, meditasyonun kıymetini her geçen gün daha iyi anlayabildiğim için ve performanslarıma da elimden geldiği ölçüde aktarabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum.










