Tüm dünyada “Gülün Adı” romanıyla tanınan yazar Umberto Eco, ünlü İtalyan besteci Luciano Berio’yu “tek bir nota yazmasaydı dahi onu sıra dışı bir insan olarak değerlendirirdim; ama şanslıyız ki nota da yazdı” sözleriyle onurlandırmıştır.
Özatalay’ın kitabı Eco ile Berio’nun sanat felsefesine, açıklık poetikasına ve metin-müzik ilişkisine odaklansa da, bu alanlarla sınırlı kalmıyor. “Çokgen” bir çözümlemeye girişiyor besteci, ana yoldan kasıtlı olarak yan yollara sapıyor… Böylece ortaya cazın doğasına uygun, doğaçlamavari bir akıcılığa sahip ve içine girmesi çok da zor olmayan bir kitap çıkıyor. Jazz severlerin bakış açısıyla birkaç soru yönelttik besteciye.
Sahnede ve albümlerinde üretimini bir jazz müzisyeni olarak gerçekleştiriyorsun, ancak bu kitap jazz’ı, hatta müziği aşan, disiplinlerarası bir araştırmanın ürünü. Seni bu kitabı yazmaya iten nedenlerden biraz bahseder misin?
Jazz’a yaklaşımım hiçbir zaman tek yönlü olmadı. Müziğe de öyle. Behçet Necatigil’in dediği gibi “Hiçbir gerçek tek yönlü değildir, çokgendir”. O nedenle müzikten bahsetmek kültürden bahsetmektir, müzik kültürün içine gömülmüştür. Müziği bir amaç değil araç olarak düşünürüm hep, hayata bütüncül bakma kaygımdan dolayı. Bu kitap temelde iki önemli yapıtın çözümlemesi ekseninde ilerliyor ama genel olarak müzik-edebiyat, müzik-dil, müzik-modernizm, müzik-politika, müzik-bilim, kısacası müzik-hayat bağlantısına dair bir örgü kurma isteğinden yola çıktım diyebilirim.
Beni iten nedenler arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’nde tamamladığım lisansın da somut etkileri var bence, çünkü bu okulda sadece jazz öğrenmedik, Avrupa sanat müziğinin, çağdaş müziğin ve deneysel müziğin estetiği ve düşünme biçimleriyle de tanıştık. Selen Gülün, Onur Türkmen, Dirk Stromberg, İlhan Usmanbaş bize bu kapıları açmakta yardım eden öğretmenlerden bazılarıydı. Lisans yıllarımda Berio’nun müziğiyle tanıştım, sonra yüksek lisans için İtalya’ya gittim. Yüksek lisans tezim Berio’nun Sinfonia’sıyla açılıyordu. Döndükten sonra doktora tezim için İtalyanca kaynaklardan yararlanma isteği sonunda beni Açık Yapıt ve Epifaniler’le buluşturdu. Sonra da 7 yıllık bir okuma, araştırma ve yazma süreci…

Kitabın başlığında da yer bulan Bertolt Brecht, Kurt Weill’la uzun süren işbirliğinin de etkisiyle, jazz severlerin yakından tanıdığı bir isim. Peki senin için nerede duruyor Brecht?
Haklısın, Brecht-Weill birlikteliği jazz adına çok değerli ürünler vermiştir, başta Mack the Knife olmak üzere.. Soruna gelince, şöyle söyleyeyim, ben Epifaniler’in içindeki yazarlardan sadece Brecht’i tanıyordum başta. Yani bu maceraya atılmam Brecht ilgim ve sevgimle oldu diyebilirim. Bunda da o yıllarda (2012-2013) Dostlar Tiyatrosu bünyesinde ortaya çıkardığımız Ben Bertolt Brecht oyununun azımsanmayacak bir etkisi vardı (beni Dostlar’la ve Genco Erkal’la tanıştıran da ülkemizin en önemli jazz müzisyenlerinden Emin Fındıkoğlu’dur bu arada). Berio için Brecht çok önemli bir isim, bu nedenle ona son sözü veriyor yapıtında. Dolayısıyla kitapta da son sözü Alman ozan söylüyor. Sevgili hocam Genco Erkal’a da çokça referans vermek kaçınılmazdı, Türkiye’nin en önemli Brecht yorumcularından biri olarak. Kitabın Brecht bölümünün bir kısmını yaklaşık iki yıl önce bir makaleye dönüştürmüştüm, bu makale üzerine güzel bir video söyleşimiz de bulunuyor.
Umberto Eco’nun Açık Yapıt’ı hakkında Jazz Dergisi okurlarına neler söylemek istersin? Açıklık konusunda Eco jazz ile de ilişki kuruyor mu?
Açık Yapıt’ı tek bir sözcükle özetle desen “diyalektik” derim. Biraz daha açmak gerekirse “düzen-düzensizlik diyalektiği” diyebilirim. Eco’nun açık yapıt düşüncesi sanatta düzensizlik, belirsizlik, süreksizlik, olanaklılık, çoğulluk kavramlarını öne çıkarır, ancak bu düşünce dizginsiz, başıboş ve keyfi bir düzensizliğe değil; “açık” ile “kapalı”nın, “belirlenemez” ile “kesin”in, “süreksizlik” ile “akış”ın ve “doğaçlama olan”la “analitik olan”ın diyalektik bir dengeye oturtulduğu “düzenli düzensizlik” ilkesine dayanır. Eco bu bağlamda jazz ile de ilişki kurar tabii, kurmamak mümkün mü? Doğaçlamadan bahsettiği bir noktada şöyle diyor mesela:
“Günümüzde bu konu jazz kompozisyonun bir biçimi olan jam session kavramıyla ortaya konur; burada grubun elemanları bir tema seçer ve özgürce geliştirir, bir yandan doğaçlama yaparken diğer yandan kendi doğaçlamalarını ortak bir anlayışa yönlendirirler, bu da onların ortak, eşzamanlı, önceden planlanmamış ve organik bir yapıt ortaya koymasını sağlar. (…) Bir jam session’ın öncülleri, yani öteki çalgıcılar, onların çalış biçimleri, riff gibi bazı geleneksel numaralar ve ortak bir repertuvardan alınmış daha başka melodik-armonik formüller birbirlerine yabancı değillerdir. Elbette tüm bu ‘öncüller’ bir noktaya kadar çalgıcıların yaratıcı özgürlüğünü kısıtlar ve böylece bir sanat yapıtının gelişmesinde bazı yapısal çerçevelerin belirleyici bir rol oynadığı kuramını doğrular.”
Kitabın başka bir noktasında da, “doğanın ve insanın bir ve aynı şey olduğunu” ya da “nesne aslında biziz” düşüncesini örneklerken şunu söyler Eco: “Tıpkı davulcunun artık davulu çalmadığı ama davulun onu çaldığı bazı kendinden geçme anlarında olduğu gibi.”

Peki ya Luciano Berio? Eco gibi Berio da çoğu jazz okurunun yabancı olduğu bir isim…
Aslında Berio, Avrupa sanat müziği dışındaki türlerle (genre) ilk ve en çok etkileşen bestecilerden biri. Eco, Berio’nun rock’la ilgilenen ilk çağdaş besteci olduğunu söyler. Beatles’ın, Kurt Weill’ın bestelerini yeniden düzenlemiştir Berio. Halk müziğine olan yoğun ilgisini de Folk Songs ve Coro adlı çalışmalarında göstermiştir. Ünlü Sinfonia’sının vokal partileri ise klasik, pop ve jazz türlerinde ses getiren çalışmalar yapmış, hepimizin yakından tanıdığı The Swingle Singers (The Swingles) için yazılmıştır aslında.
Epifani deyince aklıma unutulmaz Danny Zeitlin bestesi Epiphany geliyor. Peki Berio’nun ve dolayısıyla senin kastettiğin epifani kavramıyla ne kadar ilişkili böyle bir bakış açısı?
Bilgi Müzik’te verdiğim jazz kompozisyonu dersinde Zeitlin’in Epiphany’sinden çokça bahsederim. Ne dolu bir bestedir gerçekten. Bence Zeitlin bu parçaya boşuna epifani kavramını yakıştırmamıştır, çünkü an’la ilişki halinde olan, beklenmedikliklerle kurulu, kromatik armoninin olasılıkları üzerinde kayıp giden bir parçadır. Yazılı bir doğaçlamayı andırır bir yandan. Başka bir deyişle, olay örgüsü anlık ve rastlantı eseriymiş gibi görünür, aynı bir Antonioni filmindeki gibi. Ama böyle görünse de Zeitlin’in kurguladığı ve denetlediği bir biçim içerisinde gerçekleşir tüm bunlar. Berio’nun ve Eco’nun önemsediği de tam olarak budur: düzen-düzensizlik diyalektiğinde düzen (ya da kontrol/ sınırlama/ seçme/ biçimleme) ayağı yaşamsaldır. Beckett’in dediği gibi “sanatçının görevi kaosa izin veren bir form yaratmaktır”.
Başta da belirttiğim gibi, jazz severler seni jazz ikilisi Yürüyen Merdiven’in piyanist ve besteci üyesi olarak tanıyorlar. Peki bu kitabın Yürüyen Merdiven’deki üretiminle somut kesişimleri var mı?
Yok mu, Var. ☺ Şaka bir yana, kitabın sonundaki kısa ekte Edip Cansever’in aynı adlı şiirinden bestelediğim “Yok mu, Var”dan bahsediyorum. Bu müzik bildiğin gibi Yürüyen Merdiven’in ikinci albümüne de ismini veren bir “açık” şiir. Çünkü Cansever sürekli var olduğunu söylediği şeyin ne olduğunu tanımlamaz, okura bırakır, dolayısıyla tamamlanmamışlık, belirsizlik, çoğulluk, döngüsellik bu yapıtın da özünde “var”dır. Cansever, hem yaşadığı dönem hem de sanat felsefesi bağlamında Berio ve Eco’nun çağdaşıdır kanımca.
Kitapla jazz üretimim arasındaki başka bir kesişim ise Yürüyen Merdiven’in son albümü “Yürümek”te yer verdiğimiz bir parça: Her Şey Geçer. Bir Antonio Machado şiirinden bestelediğim bu parça kitap çalışmam olmasaydı doğmayacaktı, çünkü Machado’yu ve şiirini Epifaniler sayesinde tanıdım.
Gelecekte bizi bekleyen yazınsal projelerin var mı?
Evet, “Müzik ve Metamorfozlar” başlığı üzerine çalışmak istiyorum. İtalyan asıllı düşünür Emanuele Coccia’nın 2020’de yayınlanan Metamorfozlar adlı kitabını severek okudum ve şimdiden kompozisyon derslerimde dönüşüm konusunu anlatmak için kullanmaya başladım. Ders hazırlıklarımın kitaba dönüşmesi uzun bir zaman alacak tabii. Dönüşüm meselesinin müzik-hayat ilişkisine dair beni çok heyecanlandıran bir konu olduğunu söylemeliyim.








